Güncel Haberler:

13’ünde Müzikten Kaldı; 20’sinde Pavarotti’nin Yanındaydı

12.09.2010

Röportaj: Hanze İNCİ

Fotoğraflar: Mehmet Emin AL




Biri çıkıp size, ortaokulda müzik dersinden kaldığını fakat 20 yaşında Luciano Pavarotti’nin öğrencisi olduğunu, dahası operada dünya çapında bir kariyer yaptığını söylese inanır mıydınız? “Hadi oradan canım, öyle şey de olur mu” dediğinizi duyar gibiyim. Klasik müzik ve opera tutkunları kimden bahsettiğimi çoktan anlamışlardır. Tabi ki anlattığım kişi, Viyana Devlet Operası'na giren ilk Türk opera sanatçısı Hakan Aysev… 

20 yaşında dünyaca ünlü tenor Pavarotti ile tanışan, dünyaca ünlü tenorlarla aynı sahneyi paylaşan ünlü tenor Hakan Aysev, şimdi Türk Sanat Müziği'nden popa, rock müzikten halk müziğine uzanan birbirinden farklı soundlarla harmanladığı operayı Türk halkına tanıtmaya çalışıyor. Şu ana kadar yaptıklarıyla opera sanatçısını soğuk salon kimliğinden uzaklaştırdığı ise su götürmez bir gerçek. Yakınlarda Konak Belediyesi’nin konuğu olarak geldiği İzmir’de harika bir konser veren Hakan Aysev ile konser öncesi Kordon’daki Özsüt’te tatlıdan daha leziz bir sohbet gerçekleştirdik.


Artık Halk Konserlerini İyi Biliyorum

Önce İzmirliler için nasıl bir program hazırladığını konuşarak başlıyoruz. Bu noktada, klasik müzik ve opera dünyasından gelen bir sanatçı olduğu için halk konserlerini algılamakta bir süre zorluk çektiğini ifade ediyor. Ancak Güneydoğu Anadolu Turnesi, hipodromda 45 bin kişilik konser gibi verdiği birçok konser sayesinde bir halk konserinin nasıl olması gerektiğini çok çok iyi bildiğini söylüyor Hakan Aysev. “Verdiğim konserlerde aldığım tepkilerden, eğlendirirken öğreten konserler vermeyi öğrendim. Artık bunu çok iyi ayarlayabiliyorum. Bu konser ise 2 saatlik bir program. İçerisinde opera aryaları, napoliten şarkılar, Frank Sinatra’dan ‘My Way, Newyork Newyork’, Tanju Okan, Zülfü Livaneli şarkıları yer alıyor. Rock müzik benim duymak istediğim tınıların başında geldiği için repertuarımda Erkin Koray’dan Arapsaçı şarkısına da yer verdim” diyerek İzmirlileri bekleyen programı özetliyor.


Operadan Ne Anladığınız Gözünüzü Kapattığınız 3 Dakika İçinde Hissettiklerinizdir

İnsanların çoğunun operanın bizim kültürümüze uymadığını söylediğini hatırlatıyorum Hakan Bey'e, o da gülerek şöyle diyor; “Bunu söyleyenlere baktığınızda arabasında Eminem dinlediğini görüyorsunuz. O zaman ben de şunu sorayım ‘Peki, bu bizim müziğimiz ya da kültürümüz mü?’ Operada ya da klasik müzikte bir senfoni, konçerto dinlerken, gözünüzü kapattığınız 3 dakika içinde hissettikleriniz sizin ne anladığınızı ortaya koyuyor o eserden. Zaten o eserleri tam olarak ancak bestecileri anlar. Seviyesi çok yüksek eserler bunlar ama insanı çok ileriye taşıyabilen, ufkunu açan inanılmaz eserler. Operaya yavaş yavaş müzikaller ve operetlerle başlayıp sonrasında Verdi’nin* (Giusepper Verdi), Puccini’nin** (Giacomo Antonio Domenico Michele Secondo Maria Puccini) hafif operalarına geçip oradan asıl eserlere ve oratoryolara başlanmalı.” 

Ülkemizde opera ve müzikal sanatçılığının çok zor olduğunu belirten Aysev, klasik müzik, caz ve rock müziğin aynı ortak kaderi paylaştıklarına vurgu yapıyor. Caz, rock ve klasik müziğin çok özel kitlelere sahip olan ve bir türlü popüler olamayan müzik tarzları olduğunu belirten Hakan Bey, “Son dönemde eski parçaları rock ile harmanlandığı yeni coverlar bir hayli popüler oldu. Bu sayede de rock müzik biraz daha tutunabildi. Ne yazık ki caz hala aynı yerde, caz için maalesef çok yapacak bir şey yok. Operayı da bireysel çabalarla bir yerlere getirmeye çalışıyoruz. Benim çabalarım ve benimle birlikte olup destek veren arkadaşlarım var. Onlar sayesinde halka duyuruyor ve tanıtıyoruz. Bu açıdan da çok mutluyum tabi ki” diyor.


Müzikal Bir Masal Dünyası

Hakan Beyi dinlerken hak vermeden edemedim çünkü benim de kendi adıma opera ile tanışmam bir hayli geç oldu. Notre Dame'ın Kamburu (Notre Dame de Paris) ile başlayan opera tanışıklığım gittikçe beni daha fazla içine çekti. Çünkü içinde müzik, oyunculuk ve kostümlerle oluşan görsel sunum ve hayata dair hikayeler olan bambaşka bir dünya opera. İnsan o birkaç saat içinde bambaşka diyarlara doyumsuz bir geziye çıkıyor. Opera için bir tanım yapmak gerekirse insanı içine çeken müzikal bir masal dünyası demek daha doğru gibi dediğimde, “Çok güzel anlattınız. Çok sesli müzik hakkında ben hep şuna inanırım. Bence çok sesli müzik dinleyen toplumlar çok sesli düşünebiliyor, daha demokratik ve medeni olabiliyor. Tek sesli müziğe tabi ki bir tepkim olamaz, yanlış da anlaşılmasın söylediklerim. Mesela Azerbaycan sanat ve kültür anlamında çok ileriye gitmiş bir ülke. Her büyük caddenin başında büyük bir tiyatro var ve halk operaları kurulmuş. Adam mahnılarını, türkülerini halk operasında dinleyebiliyor. Gerçekten de orada halkı görüyorsunuz” diyerek çok sesli müziğin başka bir özelliğine dikkat çekiyor.


Aşk Senfonisi İle Gelen Yeni Başlangıç

Pek çok farklı müzik tarzı ile operayı harmanlayan çalışmalarına sözü getiriyorum. En son pop tarzında bir albümle karşımıza çıkan Hakan Aysev’in Ekim aylarında ne tür bir albümle karşımıza çıkacağını soruyorum. Bu kez Türk Sanat Müziği tarzında bir albüm hazırladıklarını söylüyor ve “Göksel Baktagir ve Pınar Köksal bestelerinden oluşan bir albüm. Benim için yapılmış 14 besteden oluşuyor” deyince “Yine şaşırtmaya kararlısınız. Yine bambaşka bir sound” deyince patlatıyoruz kahkahayı. 

Ekim’in başında çıkacak albümün adı “Aşk Senfonisi”. Bu albümde de Umut Akyürek ile bir düet yaptıklarını belirtiyor Hakan Aysev. Türkiye’de bu anlamda yapılan ilk albüm olduğuna dikkat çeken Aysev, “Genelde Klasik Batı Müziği yapanlarla Klasik Türk Müziği yapanlar arasında bir çekişme vardır. Ama yavaş yavaş biz bunları kırıyoruz. Bu albüm bunun başlangıcı” diyerek farklı müzik tarzları arasında bambaşka bir köprü oluşturduklarını dile getiriyor.


İtalyanca “Sorma Neden”

Kendisini çok heyecanlandıran bir başka albüm projesi ise Rafet El Roman’ın Türk halkının gönlünde taht kurmasını sağlayan “Sorma Neden” parçasının İtalyanca single’ı. Evet, yanlış duymadınız, İtalyanca “Sorma Neden”. Andrea Bocelli’nin yapımcılığını üstlendiği bu single, şimdi İtalya’da çıkıyor. Hakan Aysev’in sürprizleri bunlarla da kalmıyor ayrıca Aralık ayına doğru yine Rafet El Roman’ın yeni iki şarkısı, Sorma Neden ve Kayahan’ın çok güzel bir şarkısının yanı sıra kendisinin seslendirmekten çok keyif aldığı şarkılardan oluşan bir albüm daha yolda. Bu kış Hakan Aysev tadında geçecek deyince şen bir kahkaha atıyor. 


İzmir Benim İçin Bir Sevda

Tüm bu albüm çalışmalarının yanında İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde Şen Dul’un da devam ettiğini ve bu eserin geçen sene İstanbul’da en çok seyredilen eseri olduğunu söylüyor. Atatürk Kültür Merkezi’ne bir çözüm bulunursa yarım kalan Othello ve Carmen operalarını da devam ettirmek istediğini belirten Aysev, “Hiç İzmir’de bir temsil olmayacak mı, sizi kostüm içinde canlandırdığınız karakterle sahnede göremeyecek miyiz” dediğimde gülüyor. İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin müdürü Aytül Büyüksaraç’ın yakın arkadaşı olduğunu ve onun da bir teklifi olduğunu belirterek, “Bu sene olacak sanırım” diyor. İzmir’in kendisi için vazgeçilmez bir şehir olduğunu söyleyen Aysev, “İzmir benim için bir sevda” diyerek İzmir’e olan tutkusunu dile getiriyor. “İzmir Devlet  Opera ve Balesi’nde görev aldığım 2 yıl, toplantılar dışında İzmir’de kaldığımda hep İzmir’i kokladım ve yaşadım. Çünkü İzmir’in kendine has güzel bir kokusu vardır. Ve ben onu çok iyi bilirim. O yüzden her sene İzmir’e bir proje yapmak istiyor ve yapıyorum da aslında. Senfoniyle, operayla ya da kendi orkestramla yaptığım projeler. İnşallah bu sene daha çok olacak gibi” diyerek İzmirli sanat severlere müjdeyi veriyor.


Rahmetli Piriştina İle Mahkemelik Oluyorduk

“İzmir’in sahip olduğu zenginlikler sanki yeterince değerlendirilemiyor” cümleleri dökülüyor ağzımdan, gülümsüyor. İzmir’in alt yapısının özellikle sahne sanatları için inanılmaz yatkın olduğunu belirten Hakan Aysev, “Adnan Saygun Kültür Merkezi yapılırken ben neredeyse mahkemelik oluyordum, rahmetli Piriştina ile. Sonra Ahmet Piriştina ile anlaştık ve en sevdiği adamlardan biri oldum. Mesela harcanan para düşünüldüğünde, AASM’de ciddi bir problem vardır. Salonun sofika sistemi yoktur yani sahne sanatlarının yapılabilmesi için dekoru değiştirecek, sahneyi ışıklandıracak bir sistem. Ki harcanan paraya göre bu çok basit bir şeydir. Yine orkestra çukuru ve arka sahnesi yoktur. Bunlar aslında o kadar basit şeylerdir ki. Bunlar için en fazla 50 bin lira daha harcasalardı olabilecek şeylerdi. Böylece AASM, operanın da tiyatronun da kullanabileceği bir yer olurdu” diyor.

Bunun sadece konser ve sergi olsun diye özellikle yapıldığını da belirten Aysev Elhamra sahnesi için, “Tamam, çok güzel ve şirin bir yer ama bu opera için çok komik bir sahne. 50 kişilik koro geliyor, orkestra aşağıda 60-70 kişi. Yine benim dönemimde deposu da yoktu binanın ve bu yüzden 2 gün üst üste temsil yapamıyordunuz. Sığdıramıyordunuz çünkü dekorları. O dönem kazandırdıklarımdan biri de depo oldu zaten. Düşününce iki yıla yakın bir zamanda elimden geldiğince iyi şeyler yapmışım” diyor.


Mevcut Tiyatro Ve Opera Salonları İzmir’e Bir Hakaret

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yapımına başladığı opera binası için, “Nihayet, benim en büyük hayalimdi” diyor Aysev ve eskiden İzmir Palas’ın yanındaki 7 katlı binanın da opera binası olduğunu anlatıyor. Verdi’nin birçok operasının ilk temsillerinin gerçekleştiği bu binanın artık tarih olduğunu da üzülerek söylüyor. Mevcut tiyatro ve opera salonlarının İzmir’e bir hakaret olduğunu ifade eden Aysev, Devlet Tiyatrosu’nun binasını ilk gördüğünde,  “Ne şirin bir yalı, bu yalı kimin” diye sorduğunu anlatınca tutamayıp gülüyoruz. Büyükşehir Belediyesi’nin bu ayıbı düzeltmek anlamında iyi bir atılım yaptığını belirterek tebrik ediyor. İzmir’in çok bilinçli bir seyircisi olduğunu da söyleyen Aysev, “Buradaki seyirci klasik müziği seviyor. Sadece çok iyi işler bekliyor çünkü çok seçici ve kaliteyi biliyor. Bu şehrin en önemli özelliği zor beğenen bir halka sahip olması. Çıtayı hep yukarıda tutuyorlar bu yüzden de ona göre iş yapmak gerekiyor” diye devam ediyor. 


Benim Gibi Göbekli Dostlarımla Basket Oynuyorum

“İşinin dışında Hakan Aysev nasıldır?” diyorum, hemen “Keyif insanı” diye yapıştırıyor. Opera sanatçılığının çok zor bir hayatı da beraberinde getirdiğini belirterek, Time Dergisi’nin bir araştırmasından bahsediyor. “En zor meslekler üzerine yapılan bu araştırmada ilk sırada madencilik, ikinci sırada ise Opera Sanatçılığı var. Yani bu meslek çok konsantrasyon ve enerji isteyen bir meslek o yüzden boş kalsanız bile kafanızda hep bir şeyler oluyor. Gerçekten boş kaldığımda eski bir basketbolcu olarak, benim gibi göbekli arkadaşlarım var. İşte bu göbekli arkadaşlarımla bir araya gelerek basketbol oynayıp ter atıyoruz. Denize çok aşığım ve İstanbul’da da bunu çok güzel yaşayabileceğiniz çok güzel yerler var boğazda. Oralarda gezip, balık yiyoruz” diyor.

Bunların dışında hayran olduğu bir sanat dalı olan sinemayı takip etmeye de çalıştığını ekliyor. Hatta Kolpaçino filminde güzel ama küçük bir rolü olduğunu da söyleyen Aysev, “Ama rolün adı Hakan Aysev idi. Şafak Sezer ‘Abi, yeni filmimde de seni de düşünüyoruz’ dedi. Ben de ‘Nasıl bir rol’ deyince ‘Hakan Aysev’ demez mi” yanıtını aldığını kahkahalarla anlatıyor. “Çok zor bir roldü gerçekten” diye rolüne de takılan Aysev, bir mafya babasının operayı kapatarak Hakan Aysev’e opera söylettirdiğini belirtiyor. Palyaço operasını seslendirdiği bu filmin ardından film teklifleri aldığını da anlatan Aysev, zamanın uymamasından dolayı bu teklifleri değerlendiremediğini ama Gani Müjde’nin çok güzel yeni bir projesinde yer alacağını söylüyor.


Meyve Soslu Makarna(!)

Oğlak burcu olduğunu ve bu sebeple yapısı itibarıyla evine düşkün olduğunu ekliyor. “Yemek yapmayı çok sevdiğini” duyduğumu söylediğimde ise “Evet, çok severim ama fırsat bulamıyorum. Çok güzel spagetti sosları bilirim mesela Luciano Pavarotti’den öğrendiğim. Bir de abartır ve doğaçlama şeyler de yaparım. Doğaçlama yaparken enteresan bir sos çıktı; ananas, incir, sarımsaklı makarna” dediğinde “aaaa, çok ilginç” kelimeleri dökülüyor ağzımdan. Yemek yapmayı da yemeyi de çok seven biri olarak mutfakta doğaçlama çılgınlıklar yapmayı ben de çok severim ancak meyve soslu makarna gerçekten de ilginç geliyor ve “Tadı neye benziyor acaba” diye düşünmeden edemiyorum. “Ama genelde yemek yemeyi tercih ediyorum” deyiverince hep birlikte basıyoruz kahkahayı.


Tabii Ki Türk Mutfağı Vazgeçilmez!

İzmir’i de yemek yemeyi de çok seven birisini yakalamışken İzmir’deki favori mekanlarını sormadan olmaz tabi. Bakın Hakan Aysev nereleri çok seviyor, “ Genelde İzmir’e gündüz gelirim ve ayak basar basmaz hemen Servet’e gidip çöp şiş yeriz ki bu artık vazgeçilmez bir şey benim için. Sonra Deniz Restoran’ta deniz ürünleri yer, içkimizi içeriz. Adını yanlış hatırlamıyorsam Bizim Gazino’ydu sanırım. Çok güzel bir mekan bu Sahilevleri taraflarında, orada da güneşi batırırız. Bir de çok güzel bir meyhanem vardır Elhamra’nın arkasında. Adı da Doğu Karadeniz Meyhanesi…”

Damak tadı olarak özellikle tercih ettiği bir mutfak yok Hakan Bey’in, güzel yapılan her şeyi sevdiğini söylüyor. “Ama tabi ki Türk mutfağı vazgeçilmez bir mutfak. Onun dışında Asya mutfağını da çok severim özellikle suşi ve Çin yemekleri çok sağlıklı. Hatta Arjantin’de bile suşi yediğimi ve oralarda da çok tercih edildiğini bilirim” diye de ilave ediyor.  


Şarkı Söylemekten Bile Vazgeçebilirim Ama Gülmekten Asla

Onun için en vazgeçilmez şeyin ne olduğunu soruyorum diyor ki, “Hayatı pozitif algılamak ve insanlarla güzel şeyler paylaşarak, gülümsemek benim vazgeçemeyeceğim bir şey. Çok sevdiğim ve değer verdiğim bir şey benim için mesleğim. Ancak şarkı söylemekten vazgeçebilirim mesela ama gülmekten asla!” bu cümleleri duyunca yüzüme kocaman bir gülümseme yayılıyor ve aklıma arkadaşlarımın bana hep söylediği şu cümle geliyor “Seni ne zaman görsek gülüyorsun. Nasıl her zaman gülebiliyorsun?” Bu noktada Hakan Bey’e çok benzediğimizi söylüyorum çünkü ben de gülümsemeyi ve gülümseyen pozitif insanlara bayılırım. Bunun üzerine bir kahkaha patlatıyoruz ve Hakan Aysev, “Gülümsemekten hiç vazgeçmeyin bence de” diyor.


Sosyal Demokratım    

Politika ile aranız nasıl sorusuna, “Sosyal demokratım, her şeyin iyi olacağına inanan insanlardanım. Pesimist (karamsar) değilim. Türkiye adına hala umutları olan bir adamım. Mesela 10 yıl önce Ankara’da bir anket yapmışlardı, ‘Belediye başkanı olarak hangi sanatçıyı görmek istersiniz’ diye. Birinci sırada Zülfü Livaneli çıkmıştı, ikinci sırada da ben. Böyle de ilginç bir şey var ama herhalde asla beceremeyeceğim bir şey olur belediye başkanlığı. Çünkü politika farklı şeyler gerektiriyor” diye yanıtlıyor. Söz politikaya gelince gündemdeki referandum konusuna değinmeden olmuyor tabi, Hakan Aysev insanların referandumu çok anladığını zannetmediğini belirterek, “ Bu bir seçimdi ve insanlar sempati duyduğu gruplara oy verdi çoğunlukla. Ben bu sonucun çok referandumla alakalı olduğunu zannetmiyorum. Ama ben hala umutlu olmak istiyorum ve umudumu yitirmek istemiyorum”


Hayatımda Verdiğim En Doğru Karar Türkiye’ye Dönmek

Viyana Devlet Operası gibi bir kurumu bırakarak Türkiye’ye gelen ve ülkesine operayı sevdirmeyi misyon edinen Aysev, tekrar yurtdışında yaşamayı hiç düşünmediğini söylüyor içtenlikle. Elinin tersiyle itip bıraktıkları düşünüldüğünde, mesleğinin en iyi noktasında her şeyi bir kenara bırakmak herkesin yapabileceği bir şey değil kuşkusuz. Tabi hala daha yurtdışına gidip geldiği de ekliyor, “2 yıl önce Buenos Aires’teydim başrol oynamak için. Ondan 1 sene önce Barcelona’da, geçen sene Hollanda’daydım. Yani her sene bir çalışma yapıyorum yurtdışında ama burayı bırakmak gibi bir şey imkansız. Hayatımda verdiğim en doğru karar, Türkiye’ye dönmektir. Çünkü ben buraya aidim ve oryantal ruhlu bir adamım. Burada çok daha mutluyum. Dünyanın en önemli merkezlerinde başrol söyledim ama inanın Şırnak konseri benim için çok daha haz vericiydi. Bunu hissedip, yaşadıktan sonra nasıl dönebilirdim ki” diyor.


Tabii Ki Bildiklerimi Öğreteceğim

Bilkent Üniversitesi’nde öğretim görevliliği yaptığını bunun yanı sıra geçen sene de Haliç Üniversitesi’nde ders verdiğini söyleyerek, hiç birini yetiştirmeyi düşündünüz mü sorusunu yanıtlıyor. Ancak bir yerde bunun tıkandığını çünkü bir öğrenciyi almak ve yetiştirmenin inanılmaz bir sorumluluk olduğunu söylüyor. “Sizin çocuğunuz gibi, çok zaman ve emek istiyor. Üstelik ben bunu abartıyorum ve diğer işlerime yansıtıyorum. Haftada 2 gün ise dersim ben 2 günde ayrıca geliyorum. Bu da beni çok yoruyor, bir dönem daha yapmayacağım sanırım” cümleleriyle düşüncelerini ifade ediyor. Bir 10 yıl daha yapması gereken şeyler olduğunu belirtiyor, “Ama tabi ki bildiklerimi öğreteceğim, sadece şimdi değil” diyor. 


Hedefime Yaklaştığıma İnanıyorum

Kariyerinde zirvedeyken her şeyi bırakıp, ülkesinde halka operayı tanıtıp, sevdirme amacıyla gelen Hakan Bey’e bu hedefinde gelinen noktayı nasıl bulduğunu soruyorum. Hedefine yaklaştığına inandığını belirten Aysev, “Mesela İstanbul’da Çengelköy’ün üst mahallelerinden birinden geçerken sokakta top oynayan çocuklar, ‘Aaaa, O Sole Mio Abi’ dediler. (gülüyoruz) ne Hakan Aysev vardı ne de başka bir şey. Üst mahallelerdeki çocuklara O Sole Mio şarkısını öğretebiliyorsam ne mutlu. Taksi şoförleri para almıyor, ‘Sen çok değerlisin’ diyorlar. Çok seviyor ve saygı gösteriyorlar. Bu da Hakan Aysev’den öte opera sanatının getirdiği bir şey. Bu sebeplerle biraz bir şeyler becerdiğimi düşünüyorum. Demek ki hedefime yaklaşıyorum” diye anlatıyor.


Opera Sanatçılarının Halk Konseri Tabusunu Yıktım

Ülkemizde opera sanatçılarının önceden halk konseri vermediğini belirterek, “Operacıların sokakta halk konseri vermesi bir tabuydu, ben bu tabuyu yıktım. Yine bir operacının medyada görülmesi, tanınması, sokakta fotoğraf çektirmesi; yoktu böyle bir şey. Bunları gördükçe bana daha büyük bir enerji oluyor” diyerek nasıl motive olduğunu dile getiriyor. Sonuç olarak “operayı sevdirmek” cümlesinin çok iddialı olduğunu bildiğini ancak buradaki asıl misyonun insanları klasik müzikle tanıştırmak ve bir opera sanatçısının ne olduğunu, nasıl yaşadığını anlatmak olduğunu vurguluyor. “Bana kadar opera sanatçısı dendiğinde sevgili Sevda Aydan’ın hayat verdiği Tijen karakteri biliniyordu. Çok hoş hanımdır ve çok da severim. Operacı bu kadar biliniyordu artık bu kalıp kırıldı. Bu kalıbın kırılmasının başlangıcı ise ‘Şarkı Söylemek Lazım’ yarışmasındaki koçluktu. Onun bir dönemi vardı ve o geçti. Hala daha yarışmalarda jüri üyeliği gibi teklifler geliyor ama düşünmüyorum” şeklinde yarışma konusunu da açıklığı kavuşturuyor. “Şimdi bir televizyon programı var. Daha öğretici, insanlara bir şeyler anlatabileceğim ve tabi ki keyifli bir program düşünüyoruz. Yani öyle bir televizyon programı olacak zannediyorum” cümleleriyle televizyon dünyasında da sürpriz yapabileceğinin sinyalini veriyor. 


Sahneden Yere Düştüm

“Başınıza gelen unutamadığınız enteresan bir olay oldu mu?” sorusunu da şen kahkahalar eşliğinde yanıtlıyor Aysev, “Almanya’daki Koblenz Devlet Operası'nda “Travotere” söylüyorum. Devamlı gidip kılıcıyla sürekli dövüşen bir adamı canlandırıyorum. Birinci perdede mezzo-soprana ile düet var, düetten sonra kılıcımla koşarak arkaya savaşa gitmem lazım. Arkadan da yan sahneye geçmem gerekiyor. Koştum ve bir şey ters gitti. Ben sahneden yaklaşık 1 metrelik bir mesafeden yere düştüm. Eser 3 saatlik ve daha 20 dakika geçmiş. Düşmeden dolayı da sol bacakta ciddi bir hasar oluştu. Opera devam ediyor ve benim savaştan zaferle dönmem gerekiyor. Ne yapacağız derken, sahneye büyük bir koltuk koydular. Ben operanın geri kalan 2 sahnesini orada oturarak, seslendirip yine oturarak düello yaptım. (gülüyoruz) Böylece oturaklı bir savaşçı karakter olmamıştım, onu hiç unutamam” diye yanıtlıyor.  


Türk Olduğumu Duyunca Şaşırıyorlar

Bugüne kadar canlandırdığı opera karakterleri arasında kendine Othello ve Carmen operasından onbaşı Don Jose karakterini yakın hissediyor Aysev. “Othello çok Akdenizli bir karakter, çok kıskanç ve tutkulu. Don Jose ise çok saf ama sonunda Carmen’i kıskançlık yüzünden öldürecek kadar da tutkulu” diyor. Genelde başarılı bir temsilden sonra yurtdışındaki insanların tebrik ederken, “Siz kesin İspanyolsunuz” gibi yorumları çok yaptığını, “değilim” yanıtını aldıklarında ise İtalyan olduğunu sandıklarını anlatıyor. “Ben Türk’üm”, yanıtını aldıklarında da yurt dışında doğup büyüdüğün de ısrar ettiklerini söylüyor. Türkiye’de doğup, büyüyüp buradan geldiğini öğrendiklerinde şaşkınlık içinde “Sizde opera var mı” diye hayret ettiklerini dile getiriyor Hakan Aysev. 


Operacı Olmasaydım Türk Sanat Müziği Söylerdim

Pek çok farklı müzik tarzı ile bu aralar bolca uğraştığı için merakımdan soruyorum, “Opera sanatçısı olmasaydınız, hangi müzik tarzında söylerdiniz?” Yetiştiği aile ortamını gözeterek, “Opera sanatçısı olmasaydım, kesin Türk Sanat Müziği söylerdim. İçinde büyüdüğüm ortamı dikkate aldığımda benim yine de rock müzikle başlangıç yapmam mümkün olamazdı” diye yanıtlıyor Aysev. Ancak opera ile uğraşmasaydı sanatçı olacağını sanmadığını da dile getiriyor.


Müzikten Kaldı Pavarotti’nin Öğrencisi Oldu

Kariyerinin tamamen annesi sayesinde bu yönde geliştiğini söyleyen Hakan Bey, “Ben orta bir ve orta iki de müzik dersinden kalan bir öğrenciydim. Hatta müzik öğretmenim benden hiç hoşlanmazdı. Tabi ben o zamanlar basketbol oynuyorum ve biz basketçiler olarak koroda şarkı söyleyenlere inek gözüyle bakardık. Ama düşünün ki, müzik dersinden kalan bir öğrenci, dünya çapında bir kariyer yapabiliyor. Annem kendisi konservatuar okumak istemiş ama ailesi izin vermemiş. Müzikten kalmama rağmen annem konservatuar sınavına girmemi istedi. Ben de ‘nasıl olsa kazanamam’ diyerek girdiğim sınavda, ilk dokuza girdim. Annem beni doğru yönlendirmiş, pek çok ebeveyn ne yazık ki bunu yapamıyor” diye opera kariyerinin ilk tohumlarının nasıl atıldığını anlatıyor.

“Müzik öğretmeniniz ne kadar da şaşırmıştır” dediğimde Hakan Bey, “Açıkçası gazetelerde benim 20 yaşında Viyana Devlet Operası’nda üstelik de Luciano Pavarotti’nin öğrencisi olduğumu okuduğunda, yaşadığı büyük şoktan ötürü öldüğünü düşünüyorum kadıncağızın” diyor ve hepimizi gülmekten kırıp geçiriyor.