Güncel Haberler:

2017 Yılının En Beğenilen Röportajları

01.12.2017



Yılın son ayı, 2017 bitiyor... Biz de siz değerli okuyucularımızın seçtiği, en fazla beğenilen 5 röportajı listeledik. Röportajlarımızın tamamını sitemizden okuyabilirsiniz. Bütün bir yıl boyuncu bizi yakından takip eden ve yalnız bırakmayan okuyucularımıza sonsuz teşekkür ederiz. Nice yıllara... 



5) ASUMAN DABAK







“Benim En Büyük Konservatuvarım Tatlı Hayat“


Belki bunun sorulmasından da sıkılmış olabilirsiniz ama sormadan da duramayacağım. Biz sizi Menekşe'yle tanıdık. (Gülüşmeler) Bildiğim kadarıyla bu karakter şu an bazı okullarda ders olarak bile okutuluyor. Senarist o karakteri mutlaka uçuk kaçık yazmıştır ama orada sizin kattığınız başka bir şeyler de vardı. Bu yüzden özellikle sormak istedim. Siz ne düşünüyorsunuz Menekşe hakkında, nasıl oldu o rolü almanız?

Evet, Menekşe birçok konservatuvarda ders olarak okutulan bir karaktermiş, bu beni çok mutlu ediyor tabii ki. Dizinin orijinali Jefferson Ailesi'dir. Yurt dışında yayınlanan, zenci beyaz ilişkisini anlatan bir sitcom... Bunu uyarladılar, çevirileri yapıldı. Aslında hizmetçi bir sezonunda hiç oynanamış. Sonrasında bazı bölümlerde var, bazı bölümlerde yok. Böyle ara ara giren, renk katan bir karaktermiş. Bizde biraz daha farklı oldu.

O rol çok zor aşamalardan sonra bana geldi aslında. Menekşe'nin seçmeleri yapılırken, yüzlerce oyuncunun arasından bir kişi seçilecekti. Senaryoyu ilk okuduğumda dedim ki, "Bunu en iyi ben oynarım!" Hani böyle megaloman bir yaklaşım gibi gelebilir ama çok benden hissettim, çok ben gibi hissettim. Bunu benden daha iyi oynayabilecek kimse yok gibi hissettim! Sonra seçmelere gittiğimde bir de baktım ki, devlet tiyatrosundan, şehir tiyatrolarından herkes orada... Benim gerçekten oyunculuğuna hayran kaldığım, çok saygı duyduğum, çok başarılı, harika oyuncular vardı. Orada biraz korktum, kendi kendime "Bunlar beni yer..." dedim. Mümkün değildi yani. Sonra nasıl olduysa o yüzlerce insanın arasından elli kişi kaldı, on kişi kaldı derken en son iki kişi kaldık biz.

Tabii ben Menekşe'yle yatıp Menekşe'yle kalkıyordum artık, tamamen o olmuştum. Onlar beni izledikten sonra, ben onların başka birilerini düşünmelerine fırsat tanımadım zaten. Cebimde bir yığın diyalekti vardı. Karadenizli, İç Anadolu Bölgesi'nden, Egeli, kekeme, tikli, tipsiz... Her şey kısaca, ne istiyorlarsa vardı elimde. Cebimden pat pat hepsini çıkarıyordum önlerine bu da var, şu da var diye. Çünkü kafayı takmıştım o role, çok istiyordum. Çok güzel, çok dişi bir rol. Kendime ait gördüm onu. Benim oynamam lazım diye düşündüm. Sanırım enerjiyi doğru bir şekilde büyüttüm ve istediğim gibi yansıtabildim. Seyirci tarafından da doğru algılandığını düşünüyorum. Bu doğru sinerjiyle bir Menekşe çıktı ve tam bir fenomen oldu.



4) SAVAŞ ÇIKRAK 






Doyuran Kareler projeniz oldukça ses getirdi. Bu proje nasıl başladı, nasıl ilerledi, biraz bilgi verebilir misiniz?


Doyuran Kareler, iki yıldır devam eden bir proje. İki yıl önce sevgili Cahan Azer ve sevgili İdil Fırat'la hayata geçirdik biz Doyuran Kareler'i. Aslında önce, mama karşılığı küçük bir kurs organize etmek vardı kafamızda. Ancak düğün fotoğrafları fikri ortaya çıktıktan sonra bunun çok daha fazla mama getirisi olacağını ve insanların çok daha fazla sahipleneceğini düşündük. Nitekim de öyle oldu. İlk duyurularını yaptık ve kısa süre içerisinde Türkiye'nin en önemli düğün fotoğrafçılığı projelerinden biri oldu. Zaman içinde hayvansever kurumlar da oldukça ilgi gösterdi ve onların da kurumsal fotoğraflarını mama karşılığında çekmeye başladık.


Daha sonra kursiyerlerimizin de katılımıyla İstanbul, İzmir ve Ankara'da fotoğrafçılık kurslarını organize ettik ve gerçekten çok ciddi anlamda bir talep oldu, güzel çalışmalar yapıyoruz. Ve inanıyoruz ki; özellikle bu kurslardan çıkıp profesyonel fotoğrafçılık yapacak olan arkadaşlarımız da, ileride Doyuran Kareler için de fotoğraf çekmeye başlayacaklar.





3) TAN SAĞTÜRK







“Dans ve Müzik, İnsan Olduğu Sürece Hep Var Olacaktır”

Uygarlıklara bakıldığında ilk insanların da doğayı anlamak, doğa ile uyum sağlamak için ayinler ve ritüeller geliştirdiğini görüyoruz... Bunların çoğunda dans etmek gibi fiziksel eylemler var. İnsanın varoluşunu sürdürmek için dansa ve ritme ihtiyaç duyduğunu söyleyebilir miyiz?


O zamanların ayin ritüelleri arasında hep dans varmış... Dans, bir ibadet biçimi olarak kabul görmüş. İbadet her zaman beyni ve fiziği harekete geçirmeye çalışır. Var olabilmek içgüdüsü ile yaşayan insan, dansı ve müziği her daim kullanmıştır. Tarihsel olarak bakıldığında insanların doğasında dans ve müzik hep var olmuştur.




2) HALDUN DORMEN





Genel olarak tiyatro seyircilerinden bahsedecek olursak, bir kıyas yapmamız doğru olur mu İstanbul, İzmir, Ankara arasında?

Yok, kıyas yapmak doğru olmaz. Mesela evet, Ankara, İstanbul ve İzmir'e göre biraz kaliteliydi eskiden. Daha bilinçli bir seyirci vardı. Ama şimdi öyle bir fark kalmadı, hepsi aynı oldu. Bence genel olarak gayet iyi bir seyirci var ve beni çok mutlu eden bir şey var, seyircilerin yüzde sekseni gençleşti. Genç seyircileri görüyorum, bu beni çok mutlu ediyor. Yani o gençlerin gelip oyunu seyretmiş olmaları ve sonradan gelip beni tebrik etmeleri beni çok mutlu ediyor. Bu her yerde böyle, ben bunu her yerde görüyorum. Bayılıyorum gördükçe, çok güzel. Bir de, beni mutlu eden başka bir şey daha var. Ben Anadolu’da çok turneye çıkıyorum. Mesela en son Çanakkale’de Biga'ya gittim, ismini bile zor bildiğim bir ilçe. Bir de ilk defa öğrendiğim Bursa’nın Turgutlu ilçesine gittim. İkisine de harika salonlar yapmışlar, çok güzel olmuş. Büyük bir seyirci kitlesi vardı ve büyük bir keyifle dolu salonlara oynadık. Bu da beni çok mutlu etti. Biga’nın ben gerçekten ismini zor duyuyordum, Turgutlu’yu ilk defa duydum. Çok şeker iki tane ilçe ve çok büyük, kaliteli iki tane salon... En son Biga’yla Turgutlu’da oynadık ama tabii daha bir sürü yerde oynadım, çok güzel salonlar var. Muhsin Ertuğrul’un bütün Anadolu tiyatro hayali tam anlamıyla başlamış oldu yani. 



1) SUNAY AKIN





“Önce Ağaç Olamazsan, Ormanı Göremezsin.”


Cumhuriyetin ilk yıllarında yakaladığımız gelişme ivmesini sonraki dönemlere yayamadık diyebiliriz. Toplumsal refaha ermek biraz ütopik bir düşünce olsa da, bunun için bireysel olarak neler yapmalıyız ?


Çok sevdiğim bir söz vardır. “Bir taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir.” Her şeyden önce, vazgeçmemek gerekir. Nazım der ya, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine...” Biz hep bu dizenin ikincisini öne çıkardık. Orman olalım, örgütlenelim diye uğraştık. Evet, elbette ki örgütlü yaşam doğru yaşamdır; ama Nazım önce şunu söylüyor. Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür... Yani önce ağaç olamazsan, ormanı zaten göremezsin.


Yani her insanın, kendi aydınlanma sürecini tamamlaması gerekiyor. Bu yüzden pergelin çivisi her zaman insandır. Her insan dünyaya geldiğinde bilmeli ki, dünyanın merkezi kendi ayakları altındadır. Nasreddin Hoca doğru söylüyor yani ama pergelin kaleminin olduğunu ayağını gittikçe genişletirsek, sonunda kusursuz bir dünya çizmiş oluruz.