Güncel Haberler:

Ahmet Telli ile “Şiiri ve Şehri” Konuşmak

12.05.2011

Röportaj ve Fotoğraflar: Mehmet Emin AL



“Yaşadığımız evlerin balkonları vardır. Bir sokağı en iyi bu balkondan gözleyebilir, izleyebilirsiniz. Köşedeki sokak köpeğinin masumiyetini, yaşlı bir kadının telaşsız yürüyüşündeki ahengi, gençlerin sokağa hayatiyet katan kahkahalarını… Siz de bu sokağa dahil olmak için belki acele edersiniz, kim bilir? İşte, İzmir’de bu ülkenin balkonudur” sözleriyle İzmir’e bakışını ve sevdasını ortaya koyan şair Ahmet Telli ile şiiri ve şehri konuştuk.


Türk şiirinin büyük ustalarından şair Ahmet Telli, geçtiğimiz gün İzmir’de bulunan Yakın Kitapevi’nde okurları ile bir araya geldi. En son “Nida” şiir kitabıyla 2011 Antalya Altın Portakal Şiir Ödülü alan Telli ile imza töreninden sonra bir araya gelerek, Kordon’a uzanıyoruz. Aynı zamanda her dizesiyle yorulmuş bir okuru olarak kendisine duyduğum hayranlığa bir muhabir olarak sınır koymak zorunda olsam da çiçeklerini taşıma ısrarıma ne ben karşı koyabildim ne de kendisi... 


Yolda yürürken bir an içinde bulunduğum zenginliği düşündüm. Bir yanda az sonra dergi için röportaj yapacağım Ahmet Telli, diğer yanda yine İzmir’de yaşayan ve şair kimlikleri ile tanınan, çok sevilen Tuğrul Keskin, Asuman Susam ve Namık Kuyumcu. Hep beraber bahar güneşinin vurduğu masalardan birinde oturduk... Toplumcu şiiri, hüznü, yeni aldığı ödülü, İzmir’i ve son olarak Ahmet Şık’ın yayınlanmadan toplatılan “İmamın Orduları” adlı kitabına, bir şair olarak nasıl baktığını sorduk. Her zamanki gibi büyük tevazu ile yanıtladı her sorumuzu.


Bir kitabınızın adı, “Hüznün İsyan Olur.” Hüzün bir isyana dönüşebilir mi? Bu mümkünlüğü şiirinizle gerçekleştiriyorsunuz ve bu şiir Grup Yorum tarafından bestelenerek kitlelerin duygusunu örgütlüyor...

Edebiyat ve dil eğitim öğretiminin yanlışlığı nedeniyle, şiir okumaları da kötü oluyor. Düşünce yazılarının gramatik okumaları, olduğu gibi şiire de yansıyor. Şair, şiirinde “ben” demişse, bu şairin kendisi olarak algılanıyor. Oysa şiiri gramatik okuma yerine onun içerdiği metaforlar cinsinden okursak o şiirin içine girebiliriz. Hüzün gibi dişil bir olgu, isyan gibi eril bir olguya çevriliyorsa, burada, belli ki diyalektik bir yaklaşım söz konusudur. Her şey zıddıyla var olur ve kendiyle sürekli kalamaz. Bu diyalektik bakışla hüzün, pekala zıddına isyana dönüşebilir. Bunu şairin bilincini de hesaba katarak anlamak gerekir diye düşünüyorum. Hüzün gibi bir sözcüğün bestenin tonaliteleriyle kitlenin duygusunu örgütlemesi ise, sözün gücünü gösteriyor. Gerektiğinde ve iyi yapılırsa bir anlam taşır. Kötü örnekleri o kadar çok ki…

Toplumculuğun parçalı düşünüş ve yaşam pratiğine karşı olduğu öteden beri bilinir. Toplumcu şiirler yazıp fildişi kulede yaşarsanız, önce şiiriniz sorgular sizi. Bu bakımdan toplumcu şairin aydın olmak gibi bir yükümlülüğü de var. Ama toplumcu olmak, bir şiirin, şiir olmasını da sağlamaz. Bunun kötü örneklerini çok gördük ve bu yüzden özellikle 1980 faşizminden sonraki yıllarda toplumculuk bir öcü gibi göründü kimilerine


Siz, genel bir algıyla, toplumcu şairlerimizdensiniz. Toplumcu şiirimizin bugünü için ne dersiniz? Şiirinizle yaşamınızın örtüştüğüne tanık oluyoruz. Çünkü, toplumsal eylemlerde, sözgelimi Tekel İşçilerinin direnişinde olduğu gibi, aydın sanatçı inisiyatiflerinde de yer alıyorsunuz.

Toplumculuğun parçalı düşünüş ve yaşam pratiğine karşı olduğu öteden beri bilinir. Toplumcu şiirler yazıp fildişi kulede yaşarsanız, önce şiiriniz sorgular sizi. Bu bakımdan toplumcu şairin aydın olmak gibi bir yükümlülüğü de var. Ama toplumcu olmak, bir şiirin, şiir olmasını da sağlamaz. Bunun kötü örneklerini çok gördük ve bu yüzden özellikle 1980 faşizminden sonraki yıllarda toplumculuk bir öcü gibi göründü kimilerine. Şiirin kendisi estetik bir disiplindir. Şiirin bireysel bir sanat pratiği, toplumculuğun da dışa dönük bir karşı-çıkış pratiği olduğu bilinirse, bu ikisinin ortak paydası olan itiraz’ı öne çıkarmak mümkündür. İtiraz, hem toplumculuğun hem de şiirin olmazsa olmazıdır. Şu da var, bir şiir yalnızca toplumcu ya da yalnızca bireysel değildir. Ben’i biz kılan toplumculuk ile biz’i ben yapan bireysellik, sanatın öznesi ile nesnesinin uyumuyla belirir, somutluk kazanır. Günümüzün toplumcu şiiri daha rafine, daha estetik tatlarla kendini var ediyor. Yeter ki biz okuyucu olarak arayıp bulalım. Arayıp bulalım derken, okuyucunun da bir sorumluluğu olduğunu işaretlemek isterim.


Geçen yıl yayımlanan Nida adlı şiir kitabınıza, 2011 Antalya Altın Portakal Şiir Ödülü verildi. Hem bu ödül, hem de genel olarak ödüller için ne söylersiniz?

Ödülleri kendi özelliğine bakarak sınıflandırmak gerekir. Birincisi ve yaygın olanı, yarışmacı ve yarıştırıcı bir anlayışla belirlenen ödüllerdir ki, bunlar egemenlikçi sistemin kendini yeniden üretmesine yarayan sistem içi ödüllerdir. Bu türlü ödüller, katılımcılarından birine “aferin” derken, diğerleri için cezaya dönüşmektedir. Ben bu türlü yarışmaların seçici kurullarında da, katılımcıları arasında da olmak istemem ve olmuyorum. İkinci tür olan ve örneği çok az olanlar ise, yarışmacı ve yarıştırıcı olmaksızın şekillenen ödüllerdir. Bunu bir değerbilirlilik olarak düşünmek gerekir. Antalya Altın Portakal Şiir Ödülü, bu örnektir. Bu ödülün Nida’ya verilmesinin gerekçesi şöyle: “Ödül, Ahmet Telli’ye, ülkemizin yakın tarihinde yaşanan toplumsal ve bireysel acıların kendine özgü lirizmiyle işlemede gösterdiği başarıyı aynı tarihsel kesitte kaybolan, yitirilen, tükenmeye yüz tutan toplumsal, kültürel ve varoluşsal değerlerin talihsiz yazgısına duyduğu tepkiyi şiirsel biçimlere dönüştürürken de tekrarlayan, açıkça izlenebilir şahsi itirazını şefkat, merhamet ve süreklilik duygusunu yitirmemenin lirik yollarını ustalıkla ortaya koyan ayrıksı şiiri dolayısıyla verilmiştir.”

Yaşadığımız evlerin balkonları vardır. Bir sokağı en iyi bu balkondan gözleyebilir, izleyebilirsiniz. Köşedeki sokak köpeğinin masumiyetini, yaşlı bir kadının telaşsız yürüyüşündeki ahengi, gençlerin sokağa hayatiyet katan kahkahalarını… Siz de bu sokağa dahil olmak için belki acele edersiniz, kim bilir? İşte, İzmir’de bu ülkenin balkonudur. Bu balkondan daha iyi görebilirsiniz ülkeyi. Balkon önemlidir, odalarda boğulur gibi olduğunuzda kendinizi balkona atın


Sayın Telli peki ya denizi, güzel kızları ve ilerici kimliği ile bilinen İzmir? Biliyoruz ki, sık sık bu kente düşüyor yolunuz. Kitap fuarları, çeşitli etkinlikler nedeniyle geldiğiniz gibi, herhangi bir nedene bağlı olmadan da geliyorsunuz İzmir’e.

Evet, doğru. Hele geçtiğimiz yıllarda, neredeyse yılın yarısını İzmir’de geçiriyordum. Bu yüzden olacak, kimi dostlar, benim İzmir’de yerleşik olduğumu sanıyorlardı. “Her yer insanla kaimdir” diye bir söz vardır. Benim de dostlarımın çoğu, sevdiğim insanlar çok İzmir’de. Özleyerek ve özlenerek geldiğimi söyleyebilirim. Yine yıllar önce sizin derginiz paralelinde bir dergi sormuştu bu soruyu bana. Hatırladığım kadarıyla şöyle demiştim: Yaşadığımız evlerin balkonları vardır. Bir sokağı en iyi bu balkondan gözleyebilir, izleyebilirsiniz. Köşedeki sokak köpeğinin masumiyetini, yaşlı bir kadının telaşsız yürüyüşündeki ahengi, gençlerin sokağa hayatiyet katan kahkahalarını, sokak tabelasının yalnızlığını ama o sokağın kimliği oluşunu vs. Siz de bu sokağa dahil olmak için belki acele edersiniz, kim bilir? İşte, İzmir’de bu ülkenin balkonudur. Bu balkondan daha iyi görebilirsiniz ülkeyi. Balkon önemlidir, odalarda boğulur gibi olduğunuzda kendinizi balkona atın.

“İdam yalnızca birinin boynunu kırmak değil, düşlere ve düşüncelere geçirilen yağlı urganla da gerçekleşir. Ahmet Şık’ın basılmamış kitabı için uygulanan şiddet, bir bilimkurgu filmi gibi geliyor bana. Yahut Kafka’nın bir romanı sanki gerçek oluyor. Bu ülkenin mücadele tarihi bu durumu hak etmiyor. Görelim, zaman ne eyler, eylerse güzel eyler…”


Bu balkondan hep iyi şeyler gözükmüyor, biliyorsunuz. Şu günlerde basılmamış bir kitabın nüshaları imha ediliyor. Bunu nasıl görüyorsunuz...

İdam cezası geri gelsin mi, gelmesin mi tartışmalarının yapıldığı şu günlerde, bu ülkenin parlamentosundaki Anayasa profesörü “idam cezasına karşı değilim” diyorsa; idam yalnızca birinin boynunu kırmak değil, düşlere ve düşüncelere geçirilen yağlı urganla da gerçekleşir. Ahmet Şık’ın basılmamış kitabı için uygulanan şiddet, bir bilimkurgu filmi gibi geliyor bana. Yahut Kafka’nın bir romanı sanki gerçek oluyor. Bu ülkenin mücadele tarihi bu durumu hak etmiyor. Görelim, zaman ne eyler, eylerse güzel eyler.