Güncel Haberler:

Asuman DABAK: "Az, daha fazladır"

23.01.2017

Röportaj: Duygu ASKER AKSOY

Fotoğraf: Bulut OKUMUŞOĞLU


Asuman DABAK: "Az, daha fazladır"


Söyleşiyi yapacağımız gün, biraz (!) pimpirikli bir insan olduğumdan olsa gerek, Bulut'la çok önceden olmamız gereken yere vardık; Buca'daki Pembe Köşk'e geldik sözleştiğimiz üzere. Biz köşkün içinde onu bekler ve köşkün güzelliğini hayran hayran izlerken, Asuman Dabak kapıdan bize seslendi ve daha rahat sohbet edebilmek için yine köşke ait olan küçük, sevimli kafeye geçtik.

Alçak gönüllü, samimi, doğal, çok güzel bir insan Asuman Dabak. Daha onunla tanışır tanışmaz güzel bir sıcaklık kaplıyor insanın içini. Onunla içinde Menekşe'den, Kurtuluş Son Durak'tan, İzmir'de vermeye başladığı eğitimlerden, hatta Tim Burton'dan izler olan, çayı kahvesi ve kahkahası eksik olmayan bir söyleşi yaptık. İnsana keyif veren, öyle güzel, öyle eğlenceli ve öyle sıcak bir sohbet oldu ki, zamanın nasıl geçtiğini fark edemedik bile.


Öncelikle bize vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederim... Klasik bir soru olacak sanırım ama böyle başlayalım... Sanat hayatınıza ilk nasıl başladınız?

İlkokul beşinci sınıfta, okul müsamerelerinde başladım. (Gülüyor) Fakat enteresandı, Kurtuluş Savaşı'nda yer alan yetmiş yaşındaki bir nineyi canlandırıyordum. Yıl sonunda da Akhisar'ın kaymakamından bir başarı plaketi almıştım, çok beğenmişlerdi, hatta ayakta alkışlanmıştı. Aslında düşününce, on bir yaşındaki bir kız çocuğunun yetmiş yaşındaki bir nineyi canlandırıyor olması da büyük cesaretmiş... Biz tabii çocuk kafamızla her şeyi yapabileceğimizi zannediyorduk. Kısaca sahnenin tozunu, zehiri ilk kez o zaman aldık. Profesyonel olarak oyunculuğa 1993 yılında Bahçelievler Belediye Tiyatrosu'nda başladım. 23 senedir de, profesyonel olarak İstanbul'da devam ettiriyorum.


"Benim en büyük konservatuvarım Tatlı Hayat"


Belki bunun sorulmasından da sıkılmış olabilirsiniz ama sormadan da duramayacağım. Biz sizi Menekşe'yle tanıdık. (Gülüşmeler) Bildiğim kadarıyla bu karakter şu an bazı okullarda ders olarak bile okutuluyor. Senarist o karakteri mutlaka uçuk kaçık yazmıştır ama orada sizin kattığınız başka bir şeyler de vardı. Bu yüzden özellikle sormak istedim. Siz ne düşünüyorsunuz Menekşe hakkında, nasıl oldu o rolü almanız?

Evet, Menekşe birçok konservatuvarda ders olarak okutulan bir karaktermiş, bu beni çok mutlu ediyor tabii ki. Dizinin orijinali Jefferson Ailesi'dir. Yurt dışında yayınlanan, zenci beyaz ilişkisini anlatan bir sitcom... Bunu uyarladılar, çevirileri yapıldı. Aslında hizmetçi bir sezonunda hiç oynanamış. Sonrasında bazı bölümlerde var, bazı bölümlerde yok. Böyle ara ara giren, renk katan bir karaktermiş. Bizde biraz daha farklı oldu.

O rol çok zor aşamalardan sonra bana geldi aslında. Menekşe'nin seçmeleri yapılırken, yüzlerce oyuncunun arasından bir kişi seçilecekti. Senaryoyu ilk okuduğumda dedim ki, "Bunu en iyi ben oynarım!" Hani böyle megaloman bir yaklaşım gibi gelebilir ama çok benden hissettim, çok ben gibi hissettim. Bunu benden daha iyi oynayabilecek kimse yok gibi hissettim! Sonra seçmelere gittiğimde bir de baktım ki, devlet tiyatrosundan, şehir tiyatrolarından herkes orada... Benim gerçekten oyunculuğuna hayran kaldığım, çok saygı duyduğum, çok başarılı, harika oyuncular vardı. Orada biraz korktum, kendi kendime "Bunlar beni yer..." dedim. Mümkün değildi yani. Sonra nasıl olduysa o yüzlerce insanın arasından elli kişi kaldı, on kişi kaldı derken en son iki kişi kaldık biz.

Tabii ben Menekşe'yle yatıp Menekşe'yle kalkıyordum artık, tamamen o olmuştum. Onlar beni izledikten sonra, ben onların başka birilerini düşünmelerine fırsat tanımadım zaten. Cebimde bir yığın diyalekti vardı. Karadenizli, İç Anadolu Bölgesi'nden, Egeli, kekeme, tikli, tipsiz... Her şey kısaca, ne istiyorlarsa vardı elimde. Cebimden pat pat hepsini çıkarıyordum önlerine bu da var, şu da var diye. Çünkü kafayı takmıştım o role, çok istiyordum. Çok güzel, çok dişi bir rol. Kendime ait gördüm onu. Benim oynamam lazım diye düşündüm. Sanırım enerjiyi doğru bir şekilde büyüttüm ve istediğim gibi yansıtabildim. Seyirci tarafından da doğru algılandığını düşünüyorum. Bu doğru sinerjiyle bir Menekşe çıktı ve tam bir fenomen oldu.


Orada siz Türkan Şoray'la ve Haluk Bilginer'le oynadınız. Bu nasıl bir histi?

Rüya gibiydi tabii. Hele ki Türkan Şoray gibi bir fenomen, bir efsane var... Bunu hiç kimse reddedemez. İlk set gününden bahsedeyim... Haluk'u zaten çok severim, oyunculuğunu, eğitimini, hayata karşı duruşunu, dünya görüşünü... Ama diğer taraftan da tabii ki bir Türkan Sultan var. İlk sahnem de onlarlaydı. Ben normalde soğuk kanlı bir insanımdır. Öyle çok çabuk heyecanlanmam, panik yapmam ve mümkün olduğunca sakinliğimi korurum. O gün avuçlarımın içine kadar terlediğimi hatırlıyorum. Sol tarafımda Haluk Bilginer, sağ tarafımda Türkan Şoray... Fotoğraflar çektiriliyor ve ilk repliklerim de onlarla. Kapıyı çalıyorum, Haluk açıyor kapıyı, içeriye giriyorum; Sevinç Hanım. Muhteşemdi... Çok heyecanlıydım, çok çok acayip bir deneyimdi. Benim en büyük konservatuvarım Tatlı Hayat'tır zaten. Onlarla aynı kulisi üç sezon paylaşıyor olmak müthiş bir duyguydu.


"Hayatımda iyi ki yaptım dediğim işlerden biriydi Kurtuluş Son Durak"


"Kurtuluş Son Durak" da çok farklı ve güzel bir filmdi... Biraz anlatır mısınız bize bu filmi?

Sadece kadınların hikayelerinin anlatıldığı filmler daha az sayıda aslında. Biz genel olarak biraz daha aşk sevda hikayelerini seviyoruz galiba... Kurtuluş Son Durak tam bir kara mizah. Barış Pirhasan'ın senaryosunu yazdığı ve oğlu Yusuf'un çektiği bir film. Çok güzel bir kadro oluşturuldu. Sevgili Demet, Belçim, Nihal, Ayten, Damla, ben... Çok uyumlu çalıştık. Herkes çok güzel paslaştı birbiriyle. Birbiriyle aynı apartmanda yaşayan altı tane ruh hastası kadının her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırmaları konusu... Ruh hastası adamlar da var tabii bu arada. (Gülüşmeler) Kaş yapayım derken nasıl göz çıkarılır, bunu itinayla gösterdiğimiz, aslında ağlanacak halimize güldüğümüz, çok güzel bir iş oldu. Hayatımda iyi ki yaptım dediğim, imzamı severek attığım işlerden biri oldu.


Aranızda da çok güzel bir sinerji vardı...

Çok! Yani aslında düşünsenize yönetmenin işinin zorluğunu, altı tane ünlü kadınla çalışıyorsun. Yusuf'un da ilk yönetmenlik deneyimi, gerçi yurtdışında yönetmenlik eğitimi aldı, uzun yıllar orada yaşadı ama Türkiye'ye geliyor ve ilk filmi... Kadroya bakar mısınız? Demişler ki: "Yusuf senin işin çok zor. Bu 6 kadınla ne yapacaksın?" Ve aşağı yukarı her sahnede altı kadın da yanyana. Yusuf'un önce gözü korkmuş ama sonrasında çok şaşırdı tabii. Hiçbir olumsuzluk, hiçbir terslik, hiçbir negatif enerji olmadan, iş o kadar güzel aktı ki, çektik ve bitti. Biz hatta Barış Hoca'ya "Hocam Kurtuluş Son Durak çektik bir de Kurtuluş İlk Durak çekelim, bunun sonu varsa ilki de vardır" dedik, çok ısrar ettik... Hala daha yoğun baskı yapıyoruz, yine yapalım bir şeyler diye.


İzmir'de de Haldun Dormen'le birlikte engellilerle ilgili bir filmde yer almıştınız, "Adım Adım" isminde...

O çok bambaşka bir deneyimdi. Hayatın içinde o kadar hızlı bir akış var ki artık! Üstelik bir de İstanbul, İzmir, Ankara gibi metropolde yaşıyorsanız... Çok fazla detay görmeden, bazen topun gelişine vuruyorsunuz. Hızlı hareket ediyoruz, aslında çok önemli olan bazı ayrıntıları görmezden geliyoruz. Ve çok az şükrediyoruz sahip olduklarımıza. Bugün onların başına gelenin, bir saat sonra bizim başımıza gelmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Onlar da öyle değildi. Birtakım talihsizlikler sonucunda böyle bir şey yaşıyorlar. Biraz daha insanları duyarlı hale getirmek, onların eli, kulağı, gözü, ayağı olabilmek... Onların umutlarını paylaşabilmek gerek. Biz nasıl ki sağlıklı insanlar olarak hayatımızı kolaylaştırmanın bir yolunu bulabiliyorsak, onların da bizim gibi yaşamaya, bizim gibi gezip tozmaya, bizim yaptığımız her şeye eşit şartlarda hakları var. Onların da hayatın içine dahil olmasını sağlamak gerekiyor.

Bu yüzden bu filmi desteklemek istedik. Yeni yönetmenlerimiz, yapımcılarımız son derece duyarlılar. Senaryoyu da ben gayet başarılı buldum. İşin en önemli kısmıysa; dünyanın bir çok yerinde engellilerle ilgili sinema filmleri yapıldı evet, ama onları hep aktörler oynadı. Burada gerçek engellilerle aktörler ortak bir çalışma yaptılar. Mehmet vardı, Bora vardı... Yani empati kurabilmemiz bire birdi. O anda yaşıyorsun olabilecek her şeyi. Hissettiğin şeyi o anda, kemiklerine, iliklerine kadar hissediyorsun. Çok güzel bir projeydi. Ama maalesef bizde Recep İvedik'ler gişe yapar, bu tarz işler pek iş yapmaz. Kendimiz çektik kendimiz seyrettik gibi oldu, yüz binlerde kalan bir seyirci profili vardı maalesef. Ama en azından ben kendi adıma, oyuncu olarak gerekli desteği verdiğime inanıyorum, bu ve buna benzer filmlerde sonuna kadar gönüllü olarak çalışmayı her zaman onaylıyorum. Benim vicdanım rahat, kişisel olarak kendime düşen görevi, yapmam gerekeni yaptığımı düşünüyorum.


"Az, daha fazladır"


Aslında siz de epey zaman önce ciddi bir rahatsızlık geçirmiştiniz. Bazen insan birtakım şeylerin değerini kaybetmeden anlamıyor, özellikle de söz konusu sağlıksa... Böyle bir hastalık atlatmış olmak size neler öğretti?

Değerini anlamak için eşeği önce bir kaybedeceksin, sonra bulacaksın derler ya. Tam da öyle işte. Hayatınızda yaptığınız seçimler ve sıralamalar yer değiştiriyor. Normalde hayat lay lay lom, goy goy giderken, ciddi bir sorun yaşadıktan sonra, yapmak istediklerinizle ilgili, tercihlerinizle ilgili bir sıralama yapıyorsunuz. Mesela ilk sıraya kariyer, para demişsiniz, ev, araba, yazlık, evlilik, aşk, çoluk çocuk, bir şeyleri koymuşsunuz. Başınıza böyle bir şey geldiği zaman arkalardan atak yapan sağlık direkt birinci sıraya geliyor, açık ara öne geçiyor. Sağlık olmadan hiçbir şey olmuyor anlıyorsunuz.

Bana ameliyatımdan sonra "Hayatın anlamı senin için nedir?" diye sordular. "Az, daha fazladır." dedim. Bu kadar. Sonuçta elinizde bir mesleğiniz varsa, bilgiliyseniz ve sağlığınız yerindeyse, aç kalmazsınız. Hayatınızı da kaliteli bir şekilde devam ettirebilirsiniz. Ha, A artı kalitede olmaz da, A kalitede olur. Çok lüks yatlarınız katlarınız olmaz da, bir eviniz, bir arabanız olur. Bu hayattan ne beklediğinizle de çok doğru orantılı aslında. Sağlık gidince tüm hırslardan vazgeçiyorsunuz. Bir süre sonra "Niye?" demeye başlıyorsun. Niye? Daha fazla kendine zaman ayırmak istiyorsun. Tamam o zaman, her şey olması gerektiği kadar olsun, yeter.


Sadece yapmak isteyip de yapamadıklarınıza odaklanıyorsunuz o zaman...

Öyle... Tabii ki hayat standardımızı korumak her zaman hedefimiz. Çünkü insanlar alıştıkları yaşam tarzını mutlaka korumak isterler, ki korumaları da gerekir bence. Ama onun dışında, şu anda daha fazlası için bir hırsım yok. Sadece kendime daha fazla zaman ayırmak istiyorum, hobilerimle ilgilenmek istiyorum. Daha fazla ders anlatmak, daha fazla dünyayı dolaşmak istiyorum. Yani kendime ait yapmak istediklerimi yapıyorum artık. Çünkü kariyerimle ilgili yapmak istediklerimin çoğunu yaptım zaten... O yüzden bundan sonrası daha bilinçli oluyor, biraz insanın gözü açılıyor. Tabii benden götürdükleri de var, mesela çocuk isterdim. Benim gibi bir insanın çocuğu olmalıydı diye düşünüyorum.


"Tim Burton bir gün beni duyacak!"


Şimdiye kadar oynadığınız roller içinde, en çok sevdiğiniz hangisiydi?

Ben bütün rollerimi severek oynadım. İçimin almadığı, ısınamadığım, sevemediğim hiçbir senaryoyu kabul etmedim. Dizide olsun, sinemada olsun, tiyatroda olsun... Dolayısıyla hani derler ya "hepsi benim bir parçam, çocuğum gibi" diye. Gerçekten de öyle. Hepsini çok severek oynadım. Ama itiraf edeyim, Menekşe'nin yeri biraz ayrı tabii. (Gülüşmeler)


Peki hayatınızda hiç "Keşke ben oynasaydım bu rolü!", "Bu yönetmenle ben çalışsaydım..." dediniz mi? Size bunu dedirten bir film oldu mu? (Aslında bu sorunun cevabını tahmin ederek ve gülerek soruyorum :) )

Ben Tim Burton manyağı bir insanım. Gerçekten delisiyim. Tim Burton da bir gün beni duyacak ya... (Gülüşmeler) Bütün filmlerini çok seviyorum ama tabii ki Big Fish'de oynamayı isterdim.


Asuman Dabak Sahne Londra...


Londra'da uzun yıllardır tiyatro eğitimi veriyorsunuz, biraz bahseder misiniz?

Londra Dalston'da bulunan Asuman Dabak Sahne Londra'nın, yaklaşık yedinci yılındayız. Türkiye'deki arkadaşlarımız bir şekilde bu konuda uzmanlaşmak için destek alabiliyorlar, çünkü birçok okul var. Ama yurtdışında yaşayan Türk arkadaşlarımızın böyle bir durumu söz konusu değil. Üstelik yabancı dilleri olmasına rağmen, onlar tamamen Türkiye özlemiyle yaşıyorlar ve Türkiye'deki oyunculukla alakalılar; Ancak çok fazla imkanları yok bu konuda. Ben önce Almanya Berlin'de  düşünmüştüm bunu ama bana ilk teklif Londra'dan geldi. Londra oyunculuğun merkezi zaten. İnsanlar orada eğitim almaya giderken benim eğitim vermeye gidiyor olmam da tabii ki çok güzel bir duyguydu benim için.

Başladık, devamı çok güzel geldi. İyi bir katılım oldu. Oradaki Türk arkadaşlarımız bizim okulumuza dersimize geliyorlar. Derslerde temel oyunculuk eğitimi, sahne tatbikatı, beden dili ve diksiyon eğitimi ile şan dersi alıyorlar. Hala gidip geliyoruz, sınıflar devam ediyor, orası artık kurulu bir düzen oldu. Her şey rahat, yerli yerinde. Çocuk, genç ve yetişkin sınıflarımız var. Onlarla beraber güzel oyunlar sergiliyoruz.


Çok eğlenceli geçiyor olsa gerek kurslar... Oyunlar da Türkçe mi çıkıyor?

Yaptığımız işte gerçekten çok eğleniyoruz. Oyunları Türkçe çıkartıyoruz. Bazen telaffuzlarda biraz sıkıntı olabiliyor tabii. Hem İngilizce hem Türkçe konuşmaya çalışıyor oradaki arkadaşlarımız. Mesela bir arkadaşımız oyun esnasında birden heyecanlandı, "Anne" lafını bulamadı, "Mamin gurban olsun sana!" diye attı repliğini, ona çok gülmüştüm.


"Ege, Türkiye'nin incisi"


Burada da okul açtınız, artık İzmir'desiniz bildiğim kadarıyla.

Yerleşmedim ama gidip geliyorum İstanbul'dan.  İstanbul bizim işimizde merkez tabii. Burada da Asuman Dabak Sahne İzmir olarak okulumuzu açtık, güzel gidiyor.


Neden İzmir'de böyle bir okul açmaya karar verdiniz peki?

İzmir; Ege'nin, Ege de Türkiye'nin incisi bana göre. Ben de Ege'liyim zaten, Akhisar Manisalıyım. Uzun yıllar boyunca Karşıyaka'da yaşadım. İzmir'i çok seviyorum. 
İzmir'den İstanbul'a gelen, pırıl pırıl, çok yetenekli arkadaşlarımız var. Müzik dalında olsun, oyunculuk dalında olsun... Konservatuvardan sonra ne yapacaklarını bilemeyip İstanbul'a geliyorlar ve orada gözleri kapalı el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bir de konservatuvar yaşını kaçırmış olan bazı genç arkadaşlarımız var. İllaki herkes konservatuvar okumak zorunda değil. Eğer aşkla bu işe sarılıyorsanız olur. Mankenden de oyuncu olur bana göre, avukattan da olur, marangozdan da olur... Benim öyle bir kalıbım yok. Yeter ki bu işe kafayı takmış olsun insanlar, disiplinli bir şekilde çalışsınlar, o zaman yapabilirler.

Biz de bu mantıkla yola çıktık ve dedik ki: "İzmir'e gidelim, bu eğitim ve öğretimi orada yapalım, oradan çıkan cevherlerimizi, arkadaşlarımızı, güzel bir şekilde işleyelim, İstanbul'a ondan sonra gitsinler." Kamera önü eğitimini alsınlar, sinema tarihi, Türk tiyatrosu ve dünya tiyatrosu tarihi, temel kuram eğitimleri alsınlar... Beden dilini, seslerini nasıl kullanmaları gerektiğini bilsinler... Diksiyon, artikülasyon, sahne tatbikatı, hepsini öğrensinler istedik. Atölye adı altında kurslarımızı açtık, çok güzel katılım oldu, çok da iyi arkadaşlarımız yetişiyor. Tiyatro oyuncusu olmak isteyen olduğu gibi, televizyon oyuncusu olmak isteyen de var Bazıları sadece sinema yapmak istiyor, bazılarıysa konservatuvara hazırlanmak istiyor. Biz bunların hepsiyle ayrı ayrı ilgileniyoruz.


Seçmelerle mi alıyorsunuz öğrencilerinizi?

Dediğim gibi, hepsiyle ayrı ayrı ilgileniyoruz. Dolayısıyla az sayıda, bu işi gerçekten isteyen öğrencilere ders veriyoruz. Herkesle çalışmak mümkün değil. Bu yüzden evet, seçmeler yaparak öğrencilerimizi alıyoruz okulumuza. Bizim de onlara verimli olabilmemiz çok önemli çünkü. Verimli olabileceğimize, doğru geri dönüşler alabileceğimize inandığımız arkadaşlarımızın kaydını alıyoruz ve okulumuzda birlikte çalışıyoruz. Bazen durumu müsait olmayan orta gelirli ailelerin çocuklarına da burslarımız oluyor. Yüzde elli burs, yüzde yüz burs gibi... Çok yetenekli ama ekonomik durumları müsade etmiyor olabilir. Yeter ki biz bu arkadaşlarımızın yetenekleri olduğuna ikna olalım, hocalarımızla birlikte onlara bu bursları sağlıyoruz.


Destek alabiliyor musunuz?

Biz Buca Belediyesi'nden bu binayı (Buca Pembe Köşk) kiralıyoruz. Sağ olsun Levent Piriştina, sanata ve sanatçıya gerçekten çok büyük destek sağlıyor. Bir lafımızla bize bütün bu Pembe Köşk'ü, Kültür Merkezi'ni hizmetimize sundu. Onlar bizim çok büyük destekçimiz... Gerek reklam konusunda, gerekse lojistik destek anlamında arkamızda güzel ve kocaman bir Buca Belediyesi var. Bu da bizi çok rahatlatıyor tabii ki.


İlgilenenlere biraz bilgi verelim öyleyse, kurs kayıtları ve seçmeler ne zaman oluyor?

Biz her 3 ayda bir başlatıyoruz kursları aslında. İlk kurs ekimde başlayıp mayıs sonu, haziranın ilk haftasına kadar devam ediyor ve bir oyun çıkarıyoruz. Şimdi ocak ayının ikinci haftasında Tarık Akan Kültür Merkezi'nde ilk mezunlarımızın oyunlarının prömiyerleri olacak. Ocak ayında 3. tur kayıtlarımızı başlatacağız.


Eğitimleriniz ne kadar sürüyor?

Biz ekimde kurslarımızı başlatıyoruz. Haziranın ilk haftası bitiriyoruz, normal okul şeklinde temel olarak. Fakat gerçekten bu işe kafayı takıyorsa arkadaşlarımız, onların iki yıl gelmelerini istiyoruz bu atölyenin devamlılığı açısından. Ancak bu tabii ki onların bileceği bir şey. Ne kadar eğitimlere gelip, ne kadar kendilerini geliştirirlerse bu onların faydasına olur.


Kursa ilgi nasıl?

İlgi çok güzel, çok yoğun ama dediğim gibi biz biraz fazla ince eleyip sık dokuyoruz bu konuda. Böyle yapıyoruz ki çocuklarımız, gençlerimiz, hayal kırıklığına uğramasınlar.


İzmir'e bu şekilde aktif olarak geri dönmek de güzel bir duygu olsa gerek...

Zaten abilerim burada yaşıyorlar. Çeşme'ye de sürekli gidip geliyorum. İstanbul bizim işimizin merkezi, oradan kopmamız mümkün değil ama İzmir'de bu hizmeti veriyor olmak, beni çok mutlu ediyor.


Londra-İstanbul-İzmir... Sizi zorlamıyor mu bu yoğun program?

Biraz zorluyor tabii ki ama işimi çok sevdiğim için çok da fazla yormuyor diyelim. Mutlu oluyorum.


"Faslı Asuman"


Yeni projeler var mı şu an önünüzde, televizyonda ya da tiyatro oyununda sizi görebilecek miyiz?

Benim Faslı Asuman diye bir stand-up kabarem var, geçen sene Aralık ayı'nda çıkardığımız. Tam bir yıl oldu, hala onu oynuyoruz. Hatta geçtiğimiz günlerde yine burada, Buca İzmir'de oynadık Faslı Asuman'ı. Tek kişilik bir stand-up kabare, bir ilke imza attık diyebilirim aslında. Yurt dışında, özellikle Londra'da seyrettiğim oyunlarda gördüm ki, kadınlar da bu işi yapabiliyor. Ama Türkiye'de maalesef yapan yoktu. Tabii tek kişilik kadın oyunları oynandı ama stand-up ve kabareyi birleştirmek, denenmiş bir şey değildi. "Niye denemeyelim ki? En fazla ne olur, olmaz." dedik. (gülüyor) Sonuçta yapmadım demeyecektim, denedik olmadı diyecektim... Sonuçta oldu, çok da güzel tuttu. Çok eğlenceli, müzikli, şarkılı türkülü... Bir söylüyoruz beş gülüyoruz, bir söylüyoruz biraz dinleniyoruz, biraz duygusallaşıyoruz falan derken hayatın içinden bir şey aslında Faslı Asuman.


Stand-up erkeklerin işi gibi görünüyor galiba bizde.

Evet, bizde stand-up yapanlar hep erkek maalesef. Kadınlar belki de cesur davranamadılar... Bir de şu var tabii. Hep erkek gözünden dinledik biz hikayeleri. Onların sünnetleri, onların askerlikleri, hiç bitmez... Ama bir de olayların kadın tarafı var, kadının iç dünyası var. Çok komik şeyler çıktı ve çok komik hikayeler bulduk. Seçtik, ayırdık ve stand-up'ımızda bunları anlatıyoruz. Biz çok eğleniyoruz. Kadın gözünden erkekleri anlatıyoruz, onların ilişkilerini anlatıyoruz. Dolayısıyla bu sene de biraz stand-up kabareyle, Faslı Asuman'la ilgilenmek istiyorum. Doyamadım daha ona, biraz onu yormak, eskitmek istiyorum.


"Oyun bittiğinde şah da, piyon da aynı kutuya giriyor."


Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederim... Son olarak okuyucularımıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben teşekkür ederim... Öncelikle tabii ki yeni yılda herkese sağlık diliyorum. Maalesef şu an içinde bulunduğumuz, bütün dünyanın içinde bulunduğu bu kaosun, bu savaşın bitmesini, herkesin bu kötülüklerin farkına varmasını ve barış içinde yaşanmasını temenni ediyorum. Çünkü gerçekten, çok masum insanlar ölüyor; çoluk çocuk, kadın erkek, hiçbir fark yok. Keşke insanlar bu kadar çıkarları doğrultusunda davranmasalar... Sonuçta oyun bittiğinde şah da, piyon da aynı kutuya giriyor. Dilerim ki 2017 güzel bir yıl olsun.