Güncel Haberler:

Av. Cem Altınparmak: "Çevre, Üçüncü Kuşak Yaşam Hakkıdır"

02.06.2017




Av. Cem Altınparmak

''ÇEVRE ÜÇÜNCÜ KUŞAK 

YAŞAM HAKKIDIR"




Birleşmiş Milletler Örgütü 1972 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de 133 ülkenin katılımı ile düzenlediği çevre konferansında, 5 Haziran tarihinin “Dünya Çevre Günü” olmasını oybirliği ile kabul etti. O tarihten bu yana çevre sorunlarına kamuoyunun dikkatini çekmek, halkın katılımını geliştirmek, ilgiyi arttırmak üzere dünya genelinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.


Türkiye'nin farklı bölgelerinden çok sayıda ekolojist avukat ve hukukçunun, ekolojik sorunlara müdahale etmek, canlı cansız tüm doğanın sesini duyurmak ve haklarını savunmak için yıllar önce bir araya geldi. "Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları" ÇEHAV, çevreyi hukuki olarak savunan bir örgütlenme modeli. Çevrenin korunması, çevrenin önemi ve iklim değişikliğinin küresel etkileri gibi bazı konularda ÇEHAV'ın İzmirli avukatı Cem Altıparmak ile biraraya geldik.


"Çevre Hakkı Üçüncü Kuşak Haktır"


5 Haziran Dünya Çevre Günü'nün tarihine bakıldığında, 1972 yılında 133 ülke bir araya gelerek bir protokol imzalıyor. Bu ilk adımı ve akabindeki gelişmeleri kısaca değerlendirir misiniz?


Dünya'da ilk kez farklı ülkelerin bir araya gelerek 5 Haziran 1972'de İsveç’in başkenti Stockholm’de imzaladıkları anlaşma, çevre hakkını, yaşam hakkı, düşünce özgürlüğü, eğitim hakkı gibi birinci ve ikinci kuşak hakların yanında, üçünçü kuşak bir hak olarak tanımlıyor. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına ve küresel çevre sorunlarının insanlığın ortak sorumluluğu altında olduğuna vurgu yapıyor. Çevre alanında yapılmış ilk uluslararası konferans olması nedeniyle de toplantı tarihine itafen, 5 Haziran Dünya Çevre Günü olarak kutlanmaya başlıyor.


Kabul edilen 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nden sonra dünyada ekoloji bilincinin yavaş da olsa geliştiğini, çevreyi korumanın yaşamı korumak olduğunun fark ediyoruz. Neler söylersiniz?


Çevrenin ilk kez bir hak olarak tanımlandığını görüyoruz bu yıllarda. 1972'de çevre konferası ile beraber o dönem, ekoloji çağı olarak adlandırılıyor. Büyük bir iyimserlik var. Çevre duyarlığının gelişmesine yönelik temel adımlar atılıyor. Stockholm'deki bu hareket nereye evriliyor diye bakarsak, bundan bir adım sonra 1992'de Rio'da Dünya Çevre Zirvesi toplanıyor. Bu zirvede de iki önemli sözleme imzalanıyor. Birincisi Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, diğeri İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi. İklim değişikliği ile mücadele için Rio, önemli bir dönemeç olarak ortaya çıkıyor. Ardından 1997'de herkesin en azından ismini bir kez duyduğu Kyoto Protokolü imzalanıyor. Bu protokol, atmosferimizdeki küresel ısınmaya yani sera etkise yol açan gazların salınımının sınırlandırılmasına ilişkin bir protokol. Daha sonra, bu sürecin ardından geçen bir takım başarılı başarısız iklim zirvelerinin sonucunda, 2016 yılında Paris İklim Zivesi'ne ulaşıyoruz. Aslında 1972'de başlayan sürecin, bugüne baktığımızda geldiği yer, Paris İklim Sözleşmesi'dir.


Türkiye de Paris İklim Sözleşmesi'nin tarafı...


Türkiye, Paris İklim Sözleşmesi'ne büyük bir katılımla kabul edildi. Dolayısıyla evet, Türkiye de bu sözleşmenin tarafı. Bu sözleşmeye göre, sözleşmenin tarafı olan devletler, bu yüzyılın sonuna kadar, küresel ortalama sıcaklık artış limitini 1,5 ile 2 derece arasında tutmayı tahhüt ettiler. Tabii ki bu taaahhütlerin yerine getirilmesi için ciddi bir takip sürecinin de olması gerekiyor. Bunca yıllık çevre hakkının evrildiği yer burası. İklim değişikliği ile mücadele aslında çok ciddi bir çevre hakkı mücadelesidir. Çünkü iklim yoksa hava, toprak ve su da yoktur.



Bugün bakıldığında çevre, ekonomiye tercih ediliyor gibi bir durum var. Ormanların RES (Rüzgar Enerji Santralleri)'ler nedeniyle kesilebildiği, daha çok enerji elde etmek için termik santrallerin kurulduğu, daha da kurulacağı gibi... Çevre ve Ekoloji Hareketi (ÇEHAV) avukatı olarak çevre politikasını nasıl değerlendiriyrosunuz?


Öncelikle bakıldığında devlet olarak nasıl bir çevre ve ekonomi politikası var, yani çevrenin korunmasıyla ekonomik gelişme birbiriyle nasıl dengeli yürütülebilir, buna bakılmalı. Aslına her devletin kendi yasaları çerçevesinde çevreyi koruyan kanunları var. Bizde de var ancak biz "Kalkınmacı" bir modeli benimsemiş bir ülkeyiz. Bu model içerisinde öncelikler ekonomik gelişme üzerine hareket ediyor. Bunun olası çevresel zararlarını, çevreye etkilerini görmezden gelme anlayışı hakim. Türkiye'ye baktığımızda halkın çevreye katılımı zaten son derece sınırlı. En fazla Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) sürecinde yapılan bir iki bilgilendirme toplantısına katılabiliyor, bunlar da "dostlar alışverişte görsün" şeklindeki toplantılar oluyor. Yoksa halka bu süreçlerde söz ve karar sahibi olma hakkı tanınmamıştır.



Çevre açısından bakıldığında "Kalkınmacı Model" ne anlama geliyor? Türkiye'de, enerji üretme politikamızı hukukçu olarak nasıl görüyorsunuz?


Türkiye'de enerji üretiminde arz fazlası olan bir ülke konumunda. Yani talep edilenden daha fazlasını üreten bir ülkeyiz. Planlı bir enerji üretimimiz olmadığı için hala çevreye verdiği, vereceği zararı düşünmeden, yaşam alanlarını sınırlayan bir takım enerji projelerini de hayata geçirmeye devam ediyoruz. Bu nedenle planlı bir enerji politikasının olması şart. Sadece enerji politikasında değil, her işte şunu sormalıyız; Neyi, ne için ve ne pahasına üretiyoruz? Üretiğiniz enerji, çevrenin yıkımı anlamına geliyorsa, bir gün ürettiğiniz enerji işinize yaramayacak çünkü doğayı korumadınız. İklim değişikliği ile mücadeleyi öncelikleriniz arasında görmediniz....


Çevresel değerlere bakılmadan, kalkınma sadece iktisadi bir faaliyet olarak mı algılanıyor? Bu durumda kalkınmacılık sadece ekonomik midir?


Kalkınmacılık sadece ekonomik olarak düşünülemez, bunlara özgülenemez. Oysa kalkınma aynı zamanda doğal ve çevresel değerlerinin korunmasıdır. Kalkınmada gelişme endeksini belirleyen unsurlar sadece 'ekonomi' değildir. Sadece madenlerin çıkarılması veya bir şeyi tek başına ne kadar ürettiğiniz değildir. Bunların karşılığında ürettiğinin yanında doğal varlıklarını da koruyor musunuz? Bunun hesabını yapmak zorundasınız. Çünkü sadece ve sadece bir yatırımın büyüklüğü, bundan elde edilen kâr, vergi gibi şeyler kalkınmayı tanımlayamaz. Elde ettiğiniz ekonomik kazanımın yanında, suyunuzu, toprağınızı, çevrenizi ve havanı koruyor musunuz? Bunların muhasebesi yapılmak zorunda, diğer bir deyişle, artık ekonomik olan ekolojik de olmak zorundadır.


Bu arada üretim, planma ve politika belirleme açısından özel şirketleri nereye koyuyorsunuz?


Özel şirketler üretim politikasını planlamaz, bu muhasabeyi yapmaz. Yapmak zorunda da değildir. Bunu devlet yapmalıdır. Şirketlerin sadece karını maksimize etmek gibi düşüncesi vardır. Şirket kendini buna yoğunlaştırır. Devlet, toprağını, suyunu ve havasını koruyan bir polika oluşturmuşsa özel şirketler de buna uymak zorundadır. Devlet bunun karşılığında çevresel veya toplumsal olarak neyi kaybedeceğini, neyin yok olacağını hesaba katmalı ve buna göre karar vermelidir. Eğer sadece bir işletmenin ekonomik geliri üzerinden politika belirleniyorsa, asıl dediği şey şudur: "Köylüler taş yesin".


Çevre sorunu gördüğümz kadarıyla artık lokal veya bölgesel değil; tam tersine küresel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu duruma ilişkin baktığınızda daha küresel önlemler alınmalı galiba?


Türkiye'de yaşanan çevre sorunları ve buna ilişkin bilincin oluşması küresel gelişmelerden bağımsız değil. Örneğin 1980'lerden itibaren sermayenin küreselleşme sürecine girdiğini, şirketlerin küresel üretim modeline doğru şekillendiğini gördük ve küresel çaptaki sermaye gelişimin aynı zamanda küresel çapta çevre sorunlarına yol açtığını da. Şunu fark etmemiz gerekiyor. Küresel çaptaki çevresel sorunlara karşı mücadeleyi küresel boyutta düşünmek, yükseltmek gerekiyor. Daha örgütlü, daha bilinçli ve uluslararası boyutlara taşınılması kaçınılmaz, çünkü artık hiçbirimiz kendi bölgelerimizdeki adacıklarda mücadele ederek, sorunu çözemeyiz. Bunu en bariz örneği iklim mücadelesi. İklim mücadalesi kapsamında bakıldığında bugün Hindistan'da, Bolivya'da veya gelişmekte olan bir başka ülkede ortaya çıkan iklim felaketlerinin, su kaynaklarının yok olmasının, toprağın tarım yapılabilirliğini kaybetmesinin, ormanlarının yağmalanmasının nedenleri ve sonuçları, küresel boyutta hepimizi etkiliyor. Dolayısıyla bu süreci küresel bir anlayışla değerlendirmeliyiz. Ekoloji mücadelesinin küresel çapta algılanması gerekiyor.


ÇEHAV olarak çevreci kimliğinizin yanısıra avukatlar olarak çok sayıda çevre davalarına bakıyorsunuz...


ÇEHAV, Çevreyi korumayı ilke edinmiş avukatların biraraya gelmesiyle oluşmuş bir alan. Sadece İzmir'de değil, Türkiye'nin her yerinde, benzer sorunlu alanlarda mücadele eden avukatların bir araya geldiği bir topluluk. Trakya'dan Van'a, Mersin'den Karadeniz'e kadar... Çevre mücadelesinde yer alan avukatların kendi deneyimlerinin ve birikimlerinin biraraya geldiği ve buna ihtiyaç duyulduğunda, talep edildiğinde davalara bakan gönüllü bir hukukçu topluluğuyuz. Bir başkanımız yok, kararlarımızı tartışarak ve birbirimizi ikna ederek, konsensüsle alırız. Ekoloji mücadelesinde sorun yaşayan, mağdur olan insanlarla bir gönüllülük esasında bir araya geldik. Elimizden geldiği kadarıyla da bu desteği sunmaya çalışıyoruz.




Çevre davalarında özellikle dava harçları bildiğimiz kadarıyla ciddi miktarlar, değil mi?


Evet, ciddi giderleri olan davalardır çevre davaları. Her bir davada ortalama en az 15 bin TL civarında masraf oluyor. Bilirkişi keşif masrafları özellikle çok zorluyor mağdurları. Onlar da şimdiye kadar imece usülü ile topladılar. Kendi aralarında bir takım düzenledikleri kermeslerle, imecelerle toplamaya çalışıyorlar ancak çok fazla mağdur oldular bu davalar yüzünden.


Son olarak ne eklemek istersiniz Cem bey?


5 Haziran Dünya Çevre Günü Kutlu olsun. Röportaj için teşekkürler...