Güncel Haberler:

CEMALETTİN ÇEKMECE: “Bir derdiniz olmalı!”

01.05.2018



CEMALETTİN ÇEKMECE:

Bir derdiniz olmalı!”

Memleketimizde derdi insan olan kişiler bulmak zor… Belki de en çok sanat erbaplarının işi insanla. Bu nedenle hep üstte görünürler mütevaziliklerine rağmen. Fakat tiyatrodan daha güzel bir sanat var mıdır insana insanı öğreten? Tiyatrodan çok şey öğrenmiş ve şimdi yine tiyatro ile bunları seyircilerine anlatmak isteyen bir oyuncu olan Cemalettin Çekmece ile memleketi, tiyatroyu, sinemayı ve hatta televizyonu konuştuk. Bu güzel sohbete dahil olmak isteyenleri, söyleşimizi okumaya bekleriz.




Cemalettin Çekmece kendini nasıl anlatır?

Yaşını almış bir arkadaş olarak kendimi ifade edeyim.1969 yılında Antakya’da doğdum. 20 yaşına kadar orada büyüdüm. Daha sonra konservatuvar hayatım başladı. Tabii bölge itibariyle Türkçeyi biraz kötü konuştuğum için beni konservatuvara geç aldılar. “Git Türkçe öğren gel.” dediler. O dönemlerde üç, dört yıl böyle bir reddedilme süreci yaşadım. Aynı dönemde Eskişehir’de, Çanakkale’de yaşadığım oldu. Hep tiyatronun içindeydim, amatör olarak tiyatro yapıyordum. Kendimi tiyatroda hep daha iyi hissediyordum. Belki de kendimi sahnede daha iyi ifade edebiliyordum… Tiyatroya karar vermiştim. Sanki damarlarımın içinden akan bir şeydi. Sonra Konya Selçuk Üniversitesi’nin konservatuarına girdim. 1993 yılında girdim, 1997 yılında bitirdim, ilk mezunlarındanım. Ardından Konya Devlet Tiyatrosu açıldı, orada kadrolu olarak başladım.1997’den itibaren devlet tiyatrolarında görev aldım. 2005 yılından beri de İzmir’deyim, İzmir Devlet Tiyatrosu’ndayım… Evliyim, eşim de benim sınıf arkadaşım ve o da oyuncu, Melek Çekmece. Bir tane oğlumuz var 15 yaşında, Ateş adı. Hayatımız tiyatro! Karı koca tiyatrocu olunca hayatımız o çevrede döndü.




Peki, Antakyalı olmanın sizin için anlamı nedir? Hayatınıza katkısı nedir?


Antakyalı olmak benim için çok önemli. İlk gözümü açtığım yerdir. Benim topraklarım… Annemin babamın orada olması… İkisi de vefat etti. Kardeşlerim, abilerim, ablalarım, en yakın dostlarım orada yaşamaya devam ediyor. Bir de Antakya kültürü farklı bir şey, araştırmak gerekiyor. Oradaki insanlar dini, ırkı farklı olmasına rağmen yüzyıllardır beraber omuz omuza barış içerisinde yaşamış insanlar, o yüzden bence dünya için özellikli bir yer. Halkların, farklı dinlerin bir arada olduğu ve yaşayabildiği bir yer. Onun için hem benim hem de başka insanlar için çok güzel bir konumu var diye düşünüyorum. Tabii ki yemeklerini de es geçmemek lazım, muhteşem bir yemek kültürü var. Bu yemek kültürünü yakından tanımak lazım.

Tiyatroya ilk Antakya Sanat Merkezi'nde başladım. Amatör tiyatro yapıyordum. 1988-1989 arasındaydı.  Fazla yaşayamadı orası, kapanmak zorunda kaldı. Tiyatroyla ilgili ilk tohumları orda attım diyebilirim. Tiyatronun hayatıma nasıl bir anlam katacağına dair ilk kıvılcım orada başladı. Bu anlamda da çok değerli benim için… Benim ana dilim aslında Arapça. Annem babamın ikisi de Türkçe bilmiyordu. Tiyatroyu Türkiye'de yapmak istiyorsan Türkçeyi çok iyi kullanman gerekiyor. Hele ki okulunu okuman gerekiyorsa mutlaka iyi kullanman gerekiyor. Bunun için bir 4-5 yıl arayışa geçtim başka illerde ve Antakya'dan ayrılmış oldum. 

“Bu hikâye aslında ilkokulda başladı.”




Neden oyunculuğu, tiyatroyu tercih ettiniz?

Bu hikâye aslında ilkokulda başladı. Nasrettin Hoca'nın bir fıkrasını canlandırıyorduk ve bana sadece bir tepsiyi taşıtmışlardı. Onlar konuşuyordu ben arkadan yürüyordum. Ben niye öne geçemedim diye içimde bir şey kalmıştı. Herhalde o beni kamçıladı diye düşünüyorum. Sonra hep bir sosyal hayatın içindeydim. Sporun içindeydim, halk oyunlarına katılıyordum. Okul takımları vardı, mesela bir dönem futbol takımındaydım bir dönem hentbol, basketbol... Toplu yapılan takım işlerinin içindeydim. Açıkçası toplu bir şey yapmanın hazzını hep duymuşumdur ve keyif almışımdır.

Antakya'da açılan Algün Sanat Merkezi’yle birlikte hep bir sürü etkinliğin içindeydim. Tabir-i caizse orada yatıp kalkıyordum. Benim için çok değerli bir çıkış noktasıydı, çok güzel dostluklarım oldu. Aynı dönemde benim çocukluk arkadaşım Hilmi Yarayıcı, Grup Yorum'un solisti oldu. Şu anda CHP milletvekillerinden biri.

Sanat merkezleri kesinlikle yaygınlaşması gereken kurumlardan biri. Gençler gerçekten bir arayış içinde, özellikle ortaokul, lise döneminde. Bu tür sanat merkezleri ama iyi niyetli sanat merkezlerini kastediyorum. Gerçekten derdi insanları, gençleri bir yere taşımak gibi niyeti olan sanat merkezlerini kastediyorum. Sürekli felsefe konuşulan, satranç oynan, müzik grupları, korosu, tiyatrosu, halk oyunları, dansları...  Hep beraber bir şey yapmanın keyfini hiçbir şeye değişmem.




En çok etkilendiğiniz ya da oynarken hayatımda bu kadar zevk almadım dediğiniz rolünüz hangisi?

Birkaç tane var ama gerçekten senin sorunda ifade ettiğin gibi bütün benliğimle oynadığım son dönemde Ermişler ya da Günahkarlar oyunundaki Dr. Farquhar karakteri. Sadece bir karakter değil, orada üç tane karakter oynuyorum aslında. Onun süreci de tabii çok sıkıntılı bir süreç... Üç karakteri çıkarma süreci doğum sancısı gibi, üçüz doğurma gibi bir süreçti. Biz hep doğuma benzetiriz. Bir karakteri yaratırken tam bir doğum sancısıdır. Uykunuz kaçar sürekli, gece uyanırsınız.  O cümleyi acaba nasıl söylemem gerekiyor diye uyanırsınız mesela, bu kelimeyi doğru söylüyor muyum diye uyanırsınız. Çok böyle uyanmışlığım var. Beyninde sürekli o cümleler dönüyor, öbür karakter dönüyor, öbür karakter öbür karakteri nasıl tetikliyor falan filan diye devam ediyor. Onun için son dönemlerde oynadığım, haz duyduğum karakterlerden biri.

Yedi, sekiz yıl önce de Jeanne D’arc’ın Öteki Ölümü diye bir oyun vardı. O da başka bir keyifti. Orada cellatı oynuyordum. Benim karakterimin durum komedisi vardı. Konusuyla, felsefesiyle aslında dönemimizi de çok iyi anlatıyor.  Tanrı kul arasındaki ilişkiyi o kadar çok irdeliyor ki, inkâr etmeyeyim, o da çok sevdiğim bir roldü.

Son zamanda Hastalık Hastası’nda Argan karakterini canlandırıyorum. Argan da her oyuncunun oynamak istediği bir karakterdir. Şöyle bir talihsizliğim oldu, ben oyuna sonradan dahil oldum. Önceki arkadaşım rahatsızlandı, oyundan çıkmak zorunda kaldı. Prömiyere yirmi gün kala ben girdim ve yirmi günde o karakteri koşarak, yorularak, nefes nefese kalarak çıkardım.  Yirmi gün aslında benim için beş ay gibi geçti.

“Bir derdiniz olmalı!”





Tiyatroda bir oyuna, oyuncu ve yönetmenin bakışı arasındaki fark nedir ya da fark var mıdır?

Tabii ki fark var. Şimdi bir oyuncu olarak siz sadece yarattığınız karakterle ilgileniyorsunuz. Sorumlu olduğunuz bir karakter var, o karakterle ilgilisiniz. Belki karşınızdaki karakterle uyum içinde olmanız içinde bir deyişle o karakteri de çözmeniz gerekiyor. Fakat yönetmenseniz bütün karakterlerden sorumlusunuz. Sadece karakterinden değil kostümünden, dekorundan, müziğinden, suflöründen her şeyine kadar sorumlusunuz. Tam bir organizatör gibisiniz. Maalesef yönetmenlik konusunda sıkıntılar var. Bizim kurumda her oyuncu yönetmenlik yapabilir. Bir projesi varsa sunabilir. Uygun bulunursa yönetebilirsiniz. Tabii bir anlamda denemiş oluyorsunuz. Güzel bir iş çıkıyorsa devam edebiliyorsunuz ve bir sonraki hak size tanınabiliyor.

Herhangi bir yönetmenin, bir oyunu yönetmek için bir derdi olması gerekiyor. Bir şeyi sadece yönetmek için yönetmemesi lazım. Günümüzde herhangi bir metni ele aldığı zaman hayata ne söylüyor, insanlara ne söylüyor diye sorarak, bir dertten yola çıkarak hareket etmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Çoğumuz, sadece bizim kurumu kastetmiyorum, dışarıda da birçok insan, trafik polisliği yapıyoruz. Buradan gir, buradan çık demek yönetmenlik değil, bu trafik polisliği… Yoruma da oyuncuya da bir katkınız olmuyor. Oyuncuya sadece buradan git buradan gir masanın altına gir demek değil ki… Zaten karakteri yaratabiliyorsa, sen o karakteri oyuncuya yaratırken bir katkı sağlıyorsan, kapı açabiliyorsan, o zaman oyuncu masaya çıkması gerekiyorsa zaten kendisi çıkıyor, senin söylemene gerek yok. Şu camdan atlayıp gitmesi gerekiyorsa, oyuncu onu hissediyorsa zaten camdan atlayıp gidecektir. Bir anlamda da mizansen dediğimiz olayda hikâyesi çıkıyor ortaya. Yönetmenin atmosferi kurması ve atmosferin içindeki insanları iyi anlayıp, onlara da iyi anlatması gerekiyor.





Bir yönetmen olarak bir metni tercih ederken nelere dikkat ediyorsunuz?  İyi ki yönettiğim, en zevk aldığım oyun şudur. İyi ki yaptım ya da şunu yönetmek isterim dediğiniz metin ya da metinler var mı?

Şunu ortaya koyayım ki, ben ilk başta oyuncuyum. Oyunculuk hiçbir zaman vazgeçemeyeceğim şeydir. Hayata dair, geçtiğimiz dönemle bu dönemi anlatacak, bu dönemi irdeleyecek, eleştirecek sağlam oyunların ortaya konulmasını dilerim. Mesela iki yıl Ortak Sahne isimli tiyatroda Nazım'ın Şeyh Bedreddin Destanı'nı yönettim. Çünkü bir derdi var. Daha iyi açabilmem için bu derdi, hikâyesinden bahsedeyim. Şeyh Bedrettin de Osmanlı Dönemi'nde başkaldıran adamlardan biri. Osmanlı'da hiç isyan yok diyenler var ama çıkardığı isyanla toprak reformunu zorunlu kılan adamlardan biridir. O süreçte on binlerce insan öldürülüyor maalesef. Seçmemizin nedenlerinden biri de oydu.

Nazım hapishanede yazıyor ve yarım yazıyor. Aslında Şeyh Bedrettin’in son dönemini yazıyor. Nazım eksik kaldığını, öncesini yazacağını hep dile getirmiştir. Fakat ömrü vefa etmedi. O da başka bir şeydir benim için, değerli bir durum… Çünkü Nazım'ın Türk insanı için, daha doğrusu dünya için ne kadar değerli bir edebiyatçı, şair olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Dönem dönem gelen iktidarlar benimseyemese de... İşte onu dışlamışlar, yasaklamışlar, hapse atmışlar ama o da oradan beslenerek Memleketimden İnsan Manzaraları diye bir külliyat çıkardı. Bizim, Anadolu insanının ne olduğunu o kadar net çıkarabiliyorsun ki okuduğun zaman, o kadar güzel yazmış o kadar güzel ifade etmiş ki… Bence Nazım Hikmet hiçbir zaman yok olmayacak yazarlarımızdan, ozanlarımızdan biri. Bu röportaj vasıtasıyla onu da anmış olduk.




Ermişler ve Günahkarlar oyunuyla Bedia Muvahhit Tiyatro Ödülleri’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü aldınız. Sizce ödüllerin anlamı, önemi nedir?

Benim için ödülün şöyle bir anlamı var. Yaptığımız işle suya yazı yazan insanlarız. Yani 50, 100 hatta 200 kere oyun oynuyorsunuz ama sonra oyun bitiyor. Sadece anılarda, belki fotoğraflarda kalıyor. Ödüller belki biraz olsun kalıcılığı sağlıyor. Tarihe kaydederek...  

Ödüllerin motivasyon açısından etkisi bence daha büyüktür. Bir şey yaptım ve insanlar takdir gösteriyor, değer veriyor. Böyle bir ifadesi var. Tabii ki yaptığınız işi biraz daha da kamçılamış oluyor. Oyunculuk sırasında ne kadar çaba, emek sarf ettiğinizi o alın terinin karşılığının ne olduğunu bir anlamda -küçük bir şeydir ama- alıyorsunuz. İnsanı mutlu ediyor, huzur veriyor. Bir sonraki projeye kamçılanarak giriyorsunuz.




Bodrum Masalı dizisinde rol almıştınız. İlk televizyon diziniz miydi?

Hayır, Aşk Zamanı vardı bir öncesinde, fazla sürmedi. Dokuz bölüm devam etti.  Ondan öncesi de Alev Alev vardı. Seferihisar’da başlamıştı. Birkaç bölüm sonra İstanbul’a taşınınca dizi, biz burada kaldık. Böyle birkaç tane daha oldu ama tabii en üst nokta Bodrum Masalı oldu. Ana kastta yer aldım.  Aşk Zamanı’nda da ana kasttı ama ömrü uzun sürmedi. Onu da Köyceğiz’de çekmiştik.

Bodrum Masalı benim için çok keyifliydi. En verimli olduğum dönemdi. Tiyatroda da yoğundum. Bir de Bodrum Masalı eklenince, yan yana biraz çekişmeliydi. Güzel, samimi bir projeydi. Halk da çok sevdi. Beni çevirip soranlar var. Diziyi neden bitirdiniz diyorlar. Ben bitirmedim ki diyorum, patronlar bitirdi.

Bodrum Masalı bir de benim için şu açıdan değerliydi; yapan iyi bir yapım şirketiydi. Gerçekten Türkiye'de TMC, Erol Avcı çok değerli, yıllarını televizyona sinemaya vermiş bir üstat. Oyuncu kadrosu da çok iyiydi çok keyifli bir kadromuz vardı. Gençlerden bazılarının ilk projesiydi ama o kadar yetenekliler ki hepsinin yolu açık diye düşünüyorum. Zaten öbür dizilerde birkaç arkadaşım görev alıyor, devam ediyorlar.


“Can güvenliği yok! Sette her yıl gencecik insanları kaybediyoruz.”






Türk televizyonu ve Türk dizi sektörü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çalışanlar için çok ciddi bir adaletsizlik söz konusu... Dizilerde çok adaletsiz bir sistem yürüyor.  Maalesef on beş saat çalıştığınız günler oluyor. Ama bunun karşılığı, bedeli her neyse verilmiyor. Mesela ben daha önce yaptığım birkaç diziden para alamadım. Çünkü adam param yok dedi gitti, iflas verdi. Ne yapacaksınız, mahkemeye veriyorsunuz ama mahkeme de alamıyor, adamın adresini bile bilmiyor. Kötü niyetli, parayı vuralım kaçalım zihniyetiyle yaklaşan insanlar var. Erol Avcı’yı dile getirmemin nedenlerinden biri buydu. Gerçekten insanların hakkını veriyor. Bodrum Masalı'nda bir sıkıntı yaşamadık. Yaklaşık 40-42 bölüm çektik ama hepsinin tıkır tıkır parası verildi. Ekibin parası aynı şekilde… Asıl emeğin büyüğü onların üstünde çünkü biz arada işimiz bitince çekilip dinlenebiliyoruz ama o arkadaşlarım dinlenemiyor. Maalesef çok ciddi bir sömürü var. Umarım bu sömürü bir an evvel çözülür çünkü çoğu insanın emeği boşa gidiyor. Hayatları da gidiyor, can güvenliği yok! Sette her yıl gencecik insanları kaybediyoruz. Ya üstüne bir şey düşüyor ya araba çarpıyor ya da setten evine veya oteline giderken uykusuzluktan trafik kazası geçiriyor.  Beş tane adamın çalıştırılması gerekiyorken, beş adamın yerini bir adam alıyor ama olmuyor işte. Beden de bir yere kadar dayanıyor.


“Sinema ayrı bir ruh, o ruhun içinde olmak herkesin isteyeceği bir şey!”





10. Köy Teyatora ve Karnaval isimli uzun metrajlı filmlerde, ayrıca birçok kısa filmde yer almışsınız. Sinemayla ilgili düşünceleriniz, yaklaşımınız nedir?

Uzun metraj benim için farklı bir tecrübeydi. İlk uzun metrajım 10. Köy Teyatora filmi oldu. Ege Üniversitesi’nden genç bir arkadaşımın filmiydi. Bahadır Abşin…. Denizli'nin Çalık ilçesinde çekildi. Bir yazımız orada geçti. Çok keyifliydi, oradaki halkla bütünleştik diyebilirim. Bir köyde çektik çünkü. O köyler harika, olağanüstü! Doğada olmak başka bir keyifti.

Sinema dizilerden çok farklı, sinema arşivde kalabiliyor. Yıllar sonra alınıp izlenebiliyor. Bir şey yaptıysanız sinemada, birileri daha sonra, on, yirmi yıl sonra belki yüz yıl sonra izleyebilir. Onun için bütün oyuncuların uzun metraj filmlere bakış açısı farklıdır. Sinema ayrı bir ruh, o ruhun içinde olmak herkesin isteyeceği bir şey. Ben de onlardan biriyim.

Bu yaz bir film daha çektim. Fakat size ulaşması biraz zaman alacak gibi duruyor.  Yönetmeni Türkiye'de sıkıntı çekiyor sanırım, öncelikle yurt dışı festivallerini dolaşacak. Yasaklı yönetmenlerden biri ama çok güzel bir proje. Çok güzel senaryoya sahip bir film. Kendi yaşamlarını kendileri oluşturan ama içine kimseyi kabul etmeyen iki kardeşin hikâyesi. Aslında biraz mitolojiden alınma olan bu hikâye, günümüze yansıtılarak aktarılıyor. Filmin adı Aden (Cennet). Toplamda beş oyuncu vardı filmde. Ormanın içinde ahşap bir evde geçiyor.





Bu güzel, keyifli röportaj için çok teşekkür ederiz… Son olarak Ege Life okuyucularına söylemek istediğiniz bir şey var mıdır?

Ben çok keyif aldım bu sohbetten. Umarım okuyanlar da çok keyif alır. Teşekkürler…