Güncel Haberler:

CEZMİ BASKIN: “Tiyatro Oyunculuğun Er Meydanıdır!”

01.12.2017



CEZMİ BASKIN:

Tiyatro, Oyunculuğun Er Meydanıdır!




Kendisi çok fazla gündem olmayı sevmiyor; ancak ortaya koyduğu işler zaten ortada… Sinema filmleri, diziler ve tiyatro oyunları… Bu kadar çok yapımda rol alıp başarılı rollere imza atmasına rağmen tek bir işle “ben oldum” diyenlerin olduğu bu ışıltılı dünyada alçak gönüllüğünü korumayı başarmış bir insan Cezmi Baskın.

Arabayla yanaştığımızı görür görmez, yeni taşındıkları ve zevkle döşenmiş olan Urla'daki evlerinin kapısında bizi güler yüzlü bir merhabayla karşılıyorlar eşiyle birlikte. Bize de geriye sadece bu keyifli ve öğretici sohbeti size aktarmak kalıyor.



Sanat hayatınıza ilk olarak nasıl başladınız?

Ben İstanbul Bakırköy'lüyüm. Bakırköy’de bir halkevimiz vardı. Halkevleri çok iyi bir çalışmaydı ve Türkiye'nin her yerinde vardı. Gençleri, amatörleri sanatla tanıştırır ve sanatla buluştururdu. Böylece bir sürü insan sanatla ilgilenirdi. Halkevleri kapanınca insanlar sanattan biraz uzaklaştılar. Yani özet olarak ben de tiyatroculuğa halkevlerinde başladım. İlk önce yardımcı oldum amatörce, sonra yavaş yavaş oyunlarda oynamaya başladık. Orada bizi seyreden usta hocalarımız Beklan Algan ve Ayla Algan bizi kendi okullarına aldılar. O okullarda biraz daha bilimsel eğitimden geçtik. Dramatik tiyatronun yöntemlerini öğrendik. Oradan da Ankara Sanat Tiyatrosu'na gittik ve öğrendiklerimizi uygulamaya başladık.





“HEM SEYİRCİ BİZİ EĞİTTİ, HEM BİZ SEYİRCİYİ EĞİTTİK.”


Ankara'da tiyatro yapmak nasıl bir tecrübeydi? Ankara Sanat'tı anlatmanızı istesek?

Ankara Sanat bence Türkiye'nin en iyi tiyatrolarından biridir. Hem seyirci için hem çalışanlar için bir okuldur. Dışarıda öğrendiklerinizi orada yeni kalıplara dökersiniz. Bilinçli bir seyircisi vardır. Düşünen, dünyayı değiştirmeye yönelik kaygıları olan… Biz de onlara ayak uyduruyoruz. Onlarla çalıştığımız için hep uyanık, atak, çalışkan,bilgili olmak zorundaydık. Böylece hem seyirci bizi eğitti, hem biz seyirciyi eğittik. Ankara Sanat Tiyatrosu'nda çok güzel bir yirmi beş yılım geçti. Hayatımdaki en büyük basamaklardan biridir.





Cezmi Baskın deyince ilk aklımıza gelen karakterlerden biri tabii ki Vizontele Latif oluyor. Vizontele’den bahseder misiniz biraz?


Vizontele Türkiye’de çekilmiş modern filmlerden bir tanesi diyebiliriz. Birçok film var ama bu film bir basamaktır. Doğudaki hayatı, doğunun uzaklığını, ulaşılmazlığını bir televizyon simgesi altında anlatan güzel bir senaryoydu. Yılmaz Erdoğan bu konuda çok deneyimli ve gözlemleri çok iyi olan bir arkadaşımız. Dünyaya iyi bakıyor ve o yöreyi çok iyi tanıyor. Çevresindeki insanları çok iyi gözlemlemiş ve onları da filme başarıyla yerleştirmiş.




Peki projeye başlamanız nasıl olmuştu? Teklif nasıl geldi?


Biz bu piyasa içinde aşağı yukarı aynı dünya görüşüne sahip insanlarız. Hep birbirimizle görüşen insanlardık. Tabii böyle oluca, Komşuda pişer bize de düşer.’ oluyor. Oturup konuşuyoruz böyle bir film çekiliyor ne yapalım? Sen şunu oyna ben bunu oynayayım diyoruz. Öyle büyük bir heyecan fırtınası geçirmiyoruz. Yani tanınıyorsunuz yetenekleriniz biliniyor. Sizi çağırıyorlar, konuşuyorsunuz oluyor.





Bizim favori filmlerimizden biri de Beynelmilel... Abuzer Yaydalı rolüne nasıl hazırlandığınızı merak ediyoruz? Nasıl bir tecrübeydi o film sizin için?

Bence 12 Eylül’ü en zarif ve en esprili, çok parmağı göze sokmadan anlatan iyi bir senaryoydu. Yazarı çok zeki bir adam, Sırrı Süreyya Önder. O da çevresini çok iyi gözleyip, onların toplumdaki yerlerini çok iyi bilen ve tahlil edebilen bir kişiydi. Bizim o zaman kadar bilmediğimiz konuydu. Gevendelik meselesini bilmiyorduk. Bunlar toplumdan dışlanmış, hayatı sadece eğlence olan eğlenceci, düğüncü insanlarmış. Bunlar Roman mı, değil mi bilmiyorduk. Öğrendik... Horasan'dan gelmiş bir kabile, bir toplulukmuş ve sadece müzikle ilgileniyorlarmış. Tabii bu toplumda yaşayınca, bu toplumun bütün sorunları onlara da yansıyor. Sırrı Süreyya Önder Gevende halkını, o yörenin müziğini ve müzik anlayışını da biliyor. Benim en prestijli filmlerimden biriydi.






“ALKIŞ BİR TAKDİR, BİR OKŞAMADIR.”

Beynelmilel filmiyle birçok yerden en iyi oyuncu ödüllerini aldınız. Sizin gibi dünya görüşüne sahip bir oyuncu için ödülün anlamı nedir?

Ödül alkışın başka türlüsüdür. Biz gösteri sanatlarındaki insanlar alkışı çok severiz. Alkış bir takdir, bir okşamadır. Biz alkışlandığımız zaman değer verildiğimizi anlarız. Ödüller de bunun gibi bir şeydir. Senin yaptığın işe birisinin saygı duyması ve beğenmesinin simgeleşmiş halidir. Ödül almak güzeldir. Hele yarıştığın insanlar dünya çapında insanlarsa, onları geçip almak daha da güzel...

Sayısız filmde ve dizide oynadınız. Sinematografiniz say say bitmiyor...


Ben de bilmiyorum ki... Artık not etmiyorum. Eskiden web sayfam vardı, oraya kaydediyordum hepsini. Sonra onu da kaydedemez oldum, bıraktım. Benimle ilgili araştırma yapacak biri arasın bulsun artık ne yapalım... (Gülüyor) Gençlerin sabrı çok, ben artık dayanamıyorum. Çünkü küçüklü büyüklü, iyisiyle kötüsüyle bir sürü iş yapıyoruz. Bunların belgelerinden hâlâ elimize geçmeyenler var. Bazen seyretmediğim oluyor, bazen piyasaya çıkmadığı oluyor. Bazen DVD kaydının elime geçmediği oluyor. Hele dizilere, hiç bakmıyorum artık.







Diziler hakkında ne düşünüyorsunuz peki?

Dizilerin gerekliliğine sonsuz inancım var tabii. Bizim ekonomik yapımız için, hayatmız için gerekli. Ancak sanatsal bir değer atfetmiyorum.







Gora filminde Amir Toça rolünde oynuyordunuz. Peki size bir de Cem Yılmaz'ı sorsak?

Cem Yılmaz ile çalışmak hep gülmek demek. Güzel bir şey onunla çalışmak, komik. Her dakika esprili. Espri bombardımanıyla çalışıyorsunuz. Fakat Gora'da bu çok da böyle olmadı aslında. Çünkü çok zor şartlarda çalıştık. Antalya stüdyoları var, Hollywood gibi ama ses yapıyor diye klimasını çalıştıramıyorlar. Tam bir alaturka durum yani. Üstüne üstlük film kışın çekilecekti; ancak yazın çekildi... Kostümlerin hepsi dört parmak kalınlığında süngerlerden yapılmış... Gece on ikide iş başı yapıp sabaha kadar çalıştık. Fakat tabii sıcak, sıcak, sıcak... Ben böyle bir sıcak tahayyül edemiyordum, ilk defa karşılaştım. Cem Yılmaz’ın da orada sıcaktan espri yapacak hali kalmadı tabii.






“AĞLAMAK VEYA GÜLMEYE YÖNELİK BİR YAPI, HEM SEYİRCİYİ HEM DE SANATÇIYI TEMBELLEŞTİRİYOR.”


Çok başarılı bir tiyatro yönetmenisiniz. Bir yönetmen olarak yöneteceğiniz oyunları neye göre seçiyorsunuz? Tercihiniz neye göre oluyor?


Tabii bizim Ankara Sanat Tiyatrosu'ndan getirdiğimiz alışkanlıklarla sanat hayatımız oluştu. Biz insanlara bir şey anlatan bir oyun olmasını tercih ederiz. Bir insanın tiyatroya girdiği zaman bir şeyler görüp, düşünerek seyretmesini ve değişerek çıkmasını amaç ediniriz. Bu yüzden toplumsal ve insani olarak birtakım mesajları olan oyunları tercih ederiz. Daha sonra işin estetik tarafı kalıyor. Tiyatro sanatı olarak siz o seçtiğiniz oyunları nasıl sahneye koyacaksınız? Estetik, plastik olarak nasıl bir yöntem kullanacaksınız? Bunların peşinde koşarım. Ben yönetmen olarak nasıl bir yenilik yapabilirim? Tiyatro sanatına yeni ne katabilirim? İnsanları nasıl şaşırtabilirim? Nasıl sarsabilirim? Dolayısıyla “nasıl değiştirebilirim”in peşinde koşarım. Teksti al, koy önüne sen şunu yap sen şunu yap sen bunu yap diye yönlendirmekten ziyade oyuncuların katkısını beklerim. Onların yaratıcılığı ile benim yaratıcılığımın sentezine bakarım. Önemli olan budur. Yoksa alıyorsun oyunu okuyorsun, anladın tamam... Dekoruna da bakıyorsun, onu da anladın. Sen bu lafı söylerken şu kapıdan gir. Sen şu lafı söylerken şu hareketi yap, masaya otur kalk... Bunlar değil. O insan ne yapmak istiyor? O lafı söylerken hangi duygularla söylüyor? Hangi duygularla söylemesi gerekiyor ki etkin olsun? Bunu tartışmayı severim ben.







İnsanların bir tiyatro oyunundan beklentisi değişti mi sizce?

Tabii olaylara bakış açıları da değişti. Bir nesil değişti... Birçok dönemi atlattık, şimdi başka bir dönem yaşıyoruz. Bunlar seyircinin düşüncesini ve düşünme yeteneklerini dumura uğratan dönemler oldu. O yüzden bizim işimiz biraz daha zorlaştı, insanlar evinden çıkıp tiyatroya gitmez oldu. Düşünmez ve kafa yormaz oldular; sadece gülmek ve rahatlamak için sanatı seçmeye başladılar. Bizim işimiz de zorlaştı. Onlara beğendireceğimiz oyunları biz beğenmiyoruz. Eh hem seyirci hem sanatçı, iki taraf da taviz vermek istemiyor. Onların beğeneceği işleri yaparsak biz mutsuz olacağız; oluyoruz da nitekim. Dizilere biraz sinir olmamın ve kızmamın sebebi de o. Hababam seyircinin koltuğuna girmek istiyorlar. Devamlı salya sümük ağlama ya da tamamen komedi... Ağlamak veya gülmeye yönelik bir yapı, hem seyirciyi hem de sanatçıyı tembelleştiriyor.




Yönetmekten en çok zevk aldığınız oyunlar hangileriydi?

Biraz önce bahsettiğim gibi oyunlar gibi olanlar mesela. Ritsos'un uzun destansı şiirini sırf kadınlarla yapmıştım, “Kadınlar ve Deniz” isimli bir oyundu. O çok güzeldi, plastiği çok başarılıydı. Dekor anlayışı ve denizle geçinen yaşlı kadınların çocukları ve eşleriyle ilişkileri... Çocuğu doğurup denize vermek... Çocuğun yaşaması için denize ihtiyacı var ama deniz çocuklarını alıyor... Kadınların içinde olduğu böyle bir çelişkiyi plastik bir şekilde, şiirsel bir şekilde sahnelemek beni çok heyecanlandırmıştı. “Bonsera”-“Özgürlüğün Bedeli” diye bir oyun var. Onu arka arkaya üç kez değişik yöntemlerle sahneye koydum. Güney Amerika’da işgal altındaki halkın mücadelesini işledik. Maskeler, zaman zaman farklı yöntemler kullandık. Anton Çehov'un Sevgili Doktor oyunu vardı mesela. Onu modernize ettim, o da çok güzel oldu. Moliere'in Cimri'sini Fransızlarla Fransızca yaptık. Üç sene evvel de Mersin Şehir Tiyatrosu’nda Çukurova’ya uyarladık. Çukurovalı cimri bir hurdacının hikayesi yaptık.




Keşke birlikte çalışsaydım dediğiniz bir yabancı yönetmen var mı?


Var tabii canım olmaz mı? Hepsinin yetenekleri değişik. Amerikalı bağımsız sinemacı Jim Jarmusch ile çalışmayı çok isterdim. Haneke ile çalışmak isterdim... Daha eskilerden Polonsky ile, Tarkovsky'yle çalışmak istedim. Yani çok zor tabii bu hayaller, en başta dil sorunumuz var ne yazık ki... İtalyan yönetmenlerle çalışmak isterdim. İtalyanların tarzı bize çok uyuyor. İngiliz soğuk komedilerini de çok beğenirim.




HAYAT KOMİK, DRAMATİK VE TRAJİK ŞEYLERİN BİR SENTEZİDİR.”

Kendinizi komedi oyuncusu olarak mı görüyorsunuz yoksa dram oyuncusu olarak mı?

Öyle bir şey yok aslında ama maalesef bu ara biraz fazlaca komedi oynadım. Üstüme yapıştı herhalde. Oyuncuların böyle bir ayrımı yoktur, hayat böyle değildir. Hayat komik, dramatik ve trajik şeylerin bir sentezidir. Bütün hayatı Recep İvedik gibi geçen bir adam olabilir mi? Ya da bütün hayatı ağlamalı acılı işkenceli geçen bir insan olabilir mi? Bence olaylara, dünyaya diyalektik bakmak çok önemli. Artıları ve eksileriyle, siyahların ve beyazların bir yerde olduğu bir dünyayı düşünüyorum ben. Bu biraz da yapımcıların tembelliğinden kaynaklanıyor. Bir yerde iyi bir şey oynuyorsunuz. Yapışıyor üstünüze ve hep ona benzer roller size gelmeye başlıyor. Ekonomik durumlardan ötürü bazen reddebiliyor bazen reddemiyorsunuz. Gidip oynayayım bari, üç aylık kiramı idare ederim diyorsunuz.







En çok sevdiğiniz, sizde en çok etki bırakan rolünüz hangisiydi?

Çok var aslında... Bir tanesini söylesem diğerine yazık olur. Bir de biz çok oyun oynadığımız için, oyunda birden fazla rol oynamamız gerekebiliyordu. Hepsi için ayrı karakter yaratmak gerekiyor. Yeni tipler, yeni ses yeni bir insan. Hepsini aynı yapamıyorsun. O zamanda pratik yapma imkânın oluyor. Şimdi devlet tiyatrosunda senede bir oyun oynar mı oynamaz mı insanlar... Bizde öyle değildi. Biz bir oyunda dört rol oynuyorduk. Bir sezonda dört oyun çıkarıyoruz, bir sezonda on altı rol yapar. Hadi on altı olmasa da en az on rol oynuyorsun. O bakımdan hiçbirini ayırt edemem. Mesela son çektiğimiz Murtaza diye bir film var, İzmir'de de oynayacak. O mesela çok güzel bir film oldu.





“Bazı rolleri maddi nedenlerden dolayı reddemiyorsunuz.” dediniz fakat bu zamana kadar hiçbir reklam filmin rol almamışsınız. Bunun nedeni nedir?

Herhalde bu suratın ürün satacak bir surat olmadığı kanısındayım. Ben daha bakirim bu konuda, hiç reklam filmi çekmedim. Çok para isterim diye benden korkuyorlar sanırım. (gülüyor) Ya da beyaz Türk gibi değilim. Mesela bankacı olmaz benden. O reklamlarda hep cillop gibi çocukları oynatıyorlar. Teklif gelse fena mı olur yani? Reklam filmi gelse iyi olurdu açıkçası. Olur olmaz abuk sabuk işlerde oynamak zorunda kalmazdım. Böylece diğer, kendi yapmak istediğim işlere zaman ayırabilirim. Reklamda sanat değil işin ekonomik boyutu ilgilendiriyor tabii oyuncuyu.





Biraz önce “Kadınlar ve Deniz” oyunundan bahsetmiştiniz. Sizin de denize bir özel ilginiz olduğunu sanıyorum. İsminiz Bozcaada'yla birlikte anılıyor...

Artık Bozcaada yok hayatımda, bıraktım orayı. Bozcaada kirlendi... Kirlendi demeyelim de yozlaştı... Yozlaştı demeyelim de bayatladı... Kalabalıklaştı oldukça. Bozcaada’ya biz sakinliği için gitmiştik ama şimdi artık nisan mayıs aylarında yiyecek yemek bulamazsınız. Sokakta rahat yürüyemezsiniz. İnsanların tatil yapmaya çok hakkı var evet ama medeni boyutlar içinde olması gerekir. Elinizde medeniyetsiz bir toplumda bu toplumu idare edenleri seçmek gibi bir koz varsa, ekonominiz de her yere gidebilecek kadar güçlendiyse Alaçatı, Bozcada, Bodrum, Marmaris, Kuşadası gibi bir sürü cennet yerimiz rezil olacak. Çünkü bir tatil yapmayı bilmiyoruz. Torbalarımızı, pet şişelerimizi, sigara izmaritlerimizi sokaklara, plajlara atıyoruz. Bizden sonra kim gelirse gelsin, nasıl bulursa bulsun diyoruz. O zaman da ben Bozcaada’yı bırakıyorum mesela.







Aynı zamanda iyi bir gurme olduğunuz söyleniyor?

Yok yahu, gurme falan değiliz. Lezzeti seviyoruz sadece. Gurme olmak oysa, seviyoruz yani. O da ekonomiye bağlı biraz. Her şey bulunmuyor, bulunsa da pahalı oluyor. İstediğiniz yemekleri yapamıyorsunuz. Özellikle İzmir'de zor bulunuyor birçok şey.





“İZMİR'DE BİR TİYATRO OKULU AÇMAYI PLANLIYORUM. BEN MESLEKTAŞ YETİŞTİRMEK İSTİYORUM. DİZİLERE ARTİST DEĞİL...”

Bozcaada’yı bıraktınız, Urla'ya geldiniz. İzmir'in sizin için yeri nedir diye sorsak?

İzmir’de ben uzun süre yaşadım. Çocuklarım burada doğdu. İzmir'i seviyorum... Tabii sektörümüz İstanbul’da olduğu için bu geliş gidişler bizi biraz yoracak gibi gözüküyor ama üstesinden geleceğiz bir şekilde. Esasına bakarsanız ben burada tekrar eğitim vermek istiyorum. Bir tiyatro, oyunculuk eğitimi başlatmayı düşünüyorum. Bunu da araştırıyorum. Şartlar müsait olursa İzmir'de bir tiyatro okulu açmayı planlıyorum. Çünkü İzmir'de çok yetenekli, kafası çalışan insan var. Ben meslektaş yetiştirmek istiyorum. Dizilere artist değil... İyi seyirci yetiştirmek istiyorum mesela. Oyuncu yetiştirmek istiyorum. Urla'da bunun olabileceğini sanmıyorum ama İzmir'de uygun bir yer bulmaya çalışıyorum.






Daha önce iki yıl İzmir Devlet Tiyatrosu'nda çalışmışsınız. İzmir'e geri dönmek nasıl hissettiriyor?


Biz İzmir'i seviyoruz. Ben yıllar önce geldiğimde İzmir bozuldu diyorlardı ama bence öyle değil. Ya da yavaş değişiyor ben fark etmiyorum. Bakın kışa girdik ama günlük güneşlik. Rahat, trafik sorunu yok.







Tiyatroya devam ediyor musunuz?

Tiyatro benim hayat biçimim ama bu ara devam edemiyorum ne yazık ki. Bahsettiğim bu tiyatro okuluyla dönmeyi düşünüyorum.




“TİYATRO, OYUNCULUĞUN ER MEYDANIDIR.”


Ankara Sanat Tiyatrosu'ndan bahsetmiştiniz. Bahseder misiniz bize biraz oradan?


Ankara Sanat Tiyatrosu... O yıllar çok farklıydı. Hiç tiyatrodan çıkmamacasına… Hayat oradaydı. Tatil günleri bile oraya toplanıyorduk. Hep tiyatro konuşmak, hep politika konuşmak vardı. Hep çalışmak vardı. Bir oyundan sonra hemen başka bir oyun çıkarmak vardı… Başka yerde böyle tutkulu bir çalışma pek görmedim. Devamlı, tamamen dolan bir salonumuz vardı. Şimdiyse yirmi kişilik salonlar var ve hiç seyirci yok. Gelenler de genellikle gençler. Bizim 350 kişilik salonumuzda boş yer olmazdı. ODTÜ, Ankara Üniversitesi hep gelirdi. Biz oyun seyretmek istiyoruz, yer bulunmuyor derlerdi ve biz de onlara ek seans koyardık, matine yapardık. Tiyatro, oyunculuğun er meydanıdır. O sahne o seyirci ilişkisi bambaşka... Bir tarafta kameraya oynuyorsun, öteki tarafta seyircinin nefesini duyuyorsun. İstediğin gibi seyirciyi yönetiyorsun. Aynı zamanda seyirci seni yönetiyor. Kahkahasıyla, sevinciyle, hüznüyle... Karşılıklı bir aksiyon, reaksiyon işidir.







Bu keyifli söyleşi için teşekkür ederiz. Son olarak Ege Life okuyucularına söylemek istediğiniz bir şey var mı?


Ben çok teşekkür ederim, sizleri tanıdığıma çok sevindim. Okuyucularımıza da sevgiler...



Röportaj: Gizay Kaya

Duygu Asker Aksoy

Fotoğraf: Salih Mülayim

Süleyman Gülen