Güncel Haberler:

“Dağları Tanırsanız Onlarla Dost Olursunuz”

12.05.2011

Röportaj: Mehmet Emin AL



Dağların gölgesi bazen insanın kalbine vurur, oraya uzanıp gökyüzüne bakarsınız, yıldızların başladığı yerde biten dağ başları... İçeriye doğru sadece kalbinizin ritmi ile bestelenmiş bir şarkı gibi nefes nefese kendinize tutunup dans ettiğiniz yüksek zirveler... Everest gibi, her üç dağcıdan birinin öldüğü K2 Dağı ya da belki de zorluğu ve çetin koşulları ile Demirkazık, Ağrı, Erciyes, Aladağlar... Sisler içinde heybetli duruşlarına rağmen beyaz bir gelinlikle bulutlara doğru uzanmış birer balerin gibi, “ora”ya varmak, bulutlara dokunmak gibi bir isteği olmuştur herkesin... İşte bazıları o dağ başlarına ulaşır. Hem de Everest gibi bulutların üstünde hayallerin ötesindeki o ihtişamlı dağlara…

Dünyanın en zorlu zirvelerinden olan Everest’e tırmanan ilk Türk ve Müslüman dağcı… Sadece 26 yaşında ‘Kar Leoparı’ unvanını alan ve zirveye ulaşan her üç dağcıdan birinin öldüğü 8 bin 611 metre yüksekliğindeki K2 Dağı’na oksijen desteksiz solo çıkış yapan bir dağcı. Sözünü ettiğimiz kişi dünyaca ünlü dağcımız Nasuh Mahruki… Kendisiyle davet edildiği İzmir’de bir araya gelip keyifli bir söyleşi yaptık.

Türkiye’nin dünyaca ünlü dağcısı Nasuh Mahruki ile buluşmak için İstanbul’a gitme planları yaparken Rotary Kulüp, dünya su günü nedeniyle kendisini davet edince Crowne Plaza’da buluştuk. Üzerindeki beyaz gümleği ile yüzündeki sakin, naif ifadenin uyumu dikkatimi çekti. Defalarca ölümle burun buruna gelmiş olmanın, özellikle solo çıkış yaparken binlerce metre yükseklerde, fırtınalarda ve tipilerde dönüp arkasına bile bakmadan “zirve”ye ulaşmanın ve oralarda yine aynı zorluklarla dönmenin insanda, bir dağcıda bunca tevazuya nasıl dönüştüğünü düşündüm.

Aklımda dağcıların kaya ve buzul tırmanışı fotoğrafları yer ettiği için buna paralel olarak tehlikeli kısmıyla başladım. Her dağcının çok tehlikeli anlar yaşadığını ve hatta nasıl ölümle burun buruna geldiği tırmanışlarda kendisinin “o an” neler hissettiğini sordum. Sorduğum soru aslında çok kolay bir soruydu belki ama cevabının hiç de kolay olmadığını farkettim. Bir zirveden başladığı noktaya doğru bakar gibi kafasını öne eğip ve kendi içine uzanarak konuşmaya başladı. Burada susmam gerekiyordu, kendisinin sessizliğiyle yer değişmeliydik.


“Yirmiye yakın arkadaşım gözlerimin önünde öldü”


Söyleşiye dağcılık sporunun tehlikeli ve riskli olduğu cümlesiyle başlayan Nasuh Mahruki’ye dikkatlice bakıyorum. Belirli bir seviyenin üstünde dağcılık yapan her dağcının bu olumsuz durumları önceden bildiğini anlatırken, yüzündeki tutku ifadesini fark ediyorum. Düşme, yaralanma hatta ölüm derken bile yüzünde dağların aslında masum olduğunu, asıl sorunun gereken önlemi alamamaktan kaynaklandığı yönünde bir ifade var. Dağlarla dost olduğu daha ilk anda kolaylıkla fark ediliyor. 

“Dağcılık, riskli ve tehlikeli bir spordur. Bu sporla uğraşan hele zorlu ve tehlikeli dağlarda tırmanışlar yapan her dağcı bilir ki bu sporu yaparken yaralanabilir, sakatlanabilir hatta dağa kötüsü de olabilir. Ölebilir...”

Mahruki, “Dağcılık sporu, birinci kural olarak riskli ve tehlikeli bir spordur. Bu sporla uğraşan hele zorlu ve tehlikeli dağlarda tırmanışlar yapan her dağcı bilir ki bu sporu yaparken yaralanabilir, sakatlanabilir hatta dağa kötüsü de olabilir. Ölebilir... Profesyonel her dağcı bu hisleri bilir ve ona göre hazırlıklıdır, kendince tedbirlerini alır, başına geldiğinde de elinden geleni ve daha fazlasını yapar ve yoluna devam eder, etmeye çalışır. Etmeli de dağların kendi duruşları, karakterleri vardır. Onları tanırsanız sizi kabul eder. Benim 20’ye yakın arkadaşım dağlarda öldü, bazıları gözümün önünde. Haliyle benim de başımdan geçti bir takım tehlikeli hatta ölümcül durumlar ama hepsini bir şekilde atlattım, Allah’a şükür kalıcı bir sakatlığım da olmadı. Dağlarla dost olmaya çalıştım, onların koşullarını tanıyarak onları anlayarak bağ kurdum her zaman.” cümleleriyle yanıtlıyor. Ama öte yandan da bu ‘tehlike ve risk’ konusu üzerinde fazla durmak istemediğini hissettim.  Aynı noktada durdum hayatının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiği “an”ları sordum.  

Kar Leoparı Mahruki, ısrarımı hissetti ve tebessüm ederek “Ben her zaman bir sonraki hamleyi düşünürüm. Durum ne kadar zor ve umutsuz olsa da, her zaman ‘Bundan sonra ne yapmam lazım, buradan çıkmak için ne gerekir’ diye düşünüp hareket ettim. Bu tür durumlarda yapılacak en yanlış şey ya paniğe kapılıp düşünmeden hareket etmek ve hatayı çoğaltmaktır ya da donup kalarak tehlikeli süreci daha az zararla atlatmamızı sağlayacak en kritik ilk süreçte yapılabilecekleri kaçırmaktır. Kendi adıma her iki durumu da tehlikeli bulurum ve ne panik yapıp düşünmeden hareket ederim ne de donup kalarak kendimi sürecin akışına bırakırım. Mutlaka bir şey yapmaya, doğru bir şey yapmaya çalışırım. Dağları tanırsanız daha doğru şeyler yaparsız bu kritik anlarda” diyor.

“Dağların kendi duruşları, karakterleri vardır. Onları tanırsanız sizi kabul eder. Tehlikeli durumlarda ne panik yapıp düşünmeden hareket etmeli ne de donup kalarak kendinizi sürecin akışına bırakmalı. Mutlaka bir şey yapmaya, doğru bir şey yapmaya çalışılmalı. Dağları tanırsanız daha doğru şeyler yaparsız bu kritik anlarda” 


“Efsaneye dokunmak”


Her dağcının hayatında çok önemli bir film olduğunu hatırlatıyorum. ‘Touching the Void’ (Boşluğa Dokunmak) Bu filmden söz ederken tahmin ettiğim refleksi gösteriyor, bazı sahneleri konuştuğumuz da aynı refleksi gösteren diğer dağcılar gibi. Birden bire heyecanlanarak “Bu çok enteresan bir hikaye ve gerçek. Bir dağcının ekip arkadaşının ipini kesmek zorunda kaldığı, dünyada bilinen yaşanmış tek örnektir. Joe Simpson kitabın yazarı bilindiği gibi, ipi kesilen dağcı. Ancak mucizevi bir şekilde, arkadaşları öldü diye düşünürken hayatta kalmayı başarıyor ve çok büyük zorluklardan sonra kırık bacağına rağmen sürüne sürüne ana kampa dönüyor. İpi kesen de Simon Yeats adlı genç bir dağcı. Simon Yeats’ı tanırım, Pamir dağlarından dönerken, İstanbul aktarmalı gidiyorlardı, bir akşam misafir ettim onları” diyor efsanevi dağcıya dokunarak o da.


“Arkadaşının ipini kesmek”


Bir dağcı için arkadaşının ipini kesmek ne kadar zor, bunu en fazla tahmin edebiliriz. Ekip arkadaşını, ölüme terk etmek zorunda kalmak. Bu cümleleri kurarken ünlü dağcının yüzündeki ifadeye yine dikkatle bakıyorum,  bir an ipi sanki kendisi kesmiş kadar üzgün bir şekilde “Joe ve Simon daha çok gençler, yirmi iki, yirmi üç yaşlarında ve iyi dağcı olmalarına rağmen tecrübesizler. Simon stratejik bir hata yaparak, bacağı kırılan Joe Simpson’u daha hızlı indirebilmek için belinden emniyet alarak dik yamaçta kaydırarak indiriyor ve sanırım bir noktada eğimi yanlış değerlendirerek, kaydırdığı Joe’nun aşırı hızlanmasını ve inişteki kontrolünü yitirmeyi engelleyemiyor. Önlerindeki yamaçtan aşağıya boşluğa düşürüyor. Joe’nun vücut ağırlığını boşlukta taşımak zorunda kalıyor ve tüm hareket kabiliyetini engelleyen bu durumda da bir yerden sonra, kendi hayatını kurtarmak için arkadaşının ipini kesmekten başka çıkar yol bulamıyor” ifadeleriyle çaresizliği dile getiriyor.  

Konuşmasına şu sözlerle devam ediyor:

“Sonrasındaki süreci yönetmek çok zor, ama maharet durumu oraya getirmemektir bir dağcı için. Süreç buraya geldiyse yine de denenebilecek bir takım şeyler olabilir ama durumu yaşamadan fazla da yorum yapmak doğru olmaz. Önemli olan tüm hareket kabiliyetini yitirip durumu ipi kesecek noktaya getirmemektir.”


 

“Bir tırmanış asla zirvede bitmez”


‘Zirve yapmak’ bunun dağcılar için özel bir anlamı olduğunu, yürüyüş ya da tırmanış bitiminde bunun nasıl bir duyguya dönüştüğünü soruyorum. Mahruki, dağcılığın zevkini sadece zirve ile sınırlamanın pek doğru olmayacağını hatırlatıyor. Zirveye dağcının değil, koşulların izin vereceği şeklinde teknik bilgilerden söz ediyor. Tam da yanlış bir soru sorduğumu ya da sorunun yanlış sorulduğunu düşündüğüm anda imdadıma yetişerek , “Zirve elbetteki çok güzel bir duygu; vardığınızda müthiş bir özgüven, özsaygı, mutluluk, başarma duygusu, coşku hissediyorsunuz. İnsanın kendisiyle ilgili farkındalığını da geliştiriyor ve daha da iyisini daha da zorunu başarabileceğimizi gösteriyor” biçimde yanıtlıyor.


 

“Dağlar hep ruhumu coşturdu ve beni kendine çekti”


Dağcılıkla ilk tanışmasının nasıl olduğunu soruyorum. Bilkent Üniversitesi’nde yirmi yaşında kurulmak istenen Dağcılık Kulübü ilanını görerek başladığını söylüyor. İlk toplantıda kendilerine Aladağlar’da kış temel eğitimini aldıktan birkaç hafta sonra Ağrı Dağı’nda hayatını kaybeden, döneminin en iyi dağcılarından biri olan Recep Çatak ve Bilkent’te yarı zamanlı öğretim görevlisi olan Ertan Ercan’ın çok hoş bir dia gösterisiyle dağcılığı tanıtarak, kendilerine sevdirdiklerini ekliyor sözlerine. Hüseyin Gazi kayalıkları ile başladıklarını, daha sonra Aladağlar’a eğitime gittiklerini, yürüyüşe ilk başladıkları andan itibaren büyük zevk aldığını anlatıyor. Başarılı Dağcı Mahruki “Dağlar hep ruhumu coşturdu ve beni kendine çekti. Zirve ise o dağ tarafından kabul edilme duygusu yaşatıyor insana. Bu biraz da yüce bir varlığın dostluğunu kazanmak gibi bir duygu bence. Zirvelerde dağlarla dost olduğumu hissederim ben” diyor.


“Dağlar hep ruhumu coşturdu ve beni kendine çekti. Zirve ise o dağ tarafından kabul edilme duygusu yaşatıyor insana. Bu biraz da yüce bir varlığın dostluğunu kazanmak gibi bir duygu bence. Zirvelerde dağlarla dost olduğumu hissederim ben”


“O an dağcılığı bütün bir hayat olarak algıladım”


Mahruki dağcılığa yirmili yaşlarda başlarken Ağrı Dağı hariç tüm dağlara tırmandı. Dört yıl sonra yirmi dört yaşında da yüksek dağlara tırmandı. İlk yüksek irtifa tırmanışımı 7010 metrelik Khan Tengri Dağı (Han Tanrı Dağı) ile yaptığını ifade ederken, çok zor ancak bir o kadar da zevkli olduğuna dikkat çekiyor. Ancak bu tırmanışın yapıldığı sezonda yedi dağcının hayatını kaybettiğini vurguluyor. Nasuh Mahruki bu ilk dağ serüveninde “Tamam buldum, işte budur dedim. Hayatımı üzerine kuracağım alan belli oldu” yargısına vararak dağcılığı ‘bütün bir hayat’ olarak ilk burada algıladığını söylüyor.


Kar Leoparı unvanı için yollara düştü


“Daha sonra Kar Leoparı unvanının  peşine düştüm. 1992 yılında ilk 7000 metrelik tırmanışımı yaptıktan iki yıl içinde serinin beş zirvesine de tırmanarak Kar Leoparı unvanını aldım. Arkasından da Everest’e tırmandım” diye heyecanla anlatıyor. Henüz Türkiye’de tekrarı yapılamayan bir unvana imza atıyor Mahruki ve 1992 ile 1994 yılları arasında Kar Leoparı unvanı için tırmanması gereken beş dağı tamamlayarak, 26 yaşında bu zor unvanın sahibi oluyor. Bu başarı ile kendisine olan inancının daha da artığını, bu serinin en zor tırmanışı olan, zirvesine ulaşan her altı dağcıdan birini öldüğü 7439 metrelik Pobeda Dağı’na solo yani tek başına tırmandığını ifade ediyor.


 

“Everest hayatımın en büyük olayı oldu”


Kar Leoparı unvanından sonra hayallerinin o dönemde ne olduğunu merak ettiğimi söylüyorum, o yıllarda en büyük hayalinin 8000 bin metre üzerindeki Everest olduğunu, buraya tırmanmadan önce tırmandığı dağlarla hazırlıklı olduğunu hatırlatıyor. Aldığı unvanla kendine olan güveni fazlasıyla artan Leopar Mahruki, 1995 yılında zirve yaparak Everest’e tırmanan dünyanın ilk Türk ve Müslüman dağcısı oluyor. Bu tırmanışın hayatındaki en büyük olay olduğunun altını çiziyor. Arkasından “Yedi Zirveler”i tamamlayarak 1996 yılında yedi kıtanın, Asya, Avrupa, Güney Amerika, Kuzey Amerika, Afrika, Avusturalya, Antarktika dahil tüm kıtaların en yüksek dağlarına tırmanma projesini tamamladığında, dünyada bu seriyi tamamlayan 45. dağcı arasından en genci olduğunu belirtiyor. Daha sonra 8000 metrenin altına inmeyen Mahruki 2000 yılında da dünyanın en zor ve tehlikeli dağlarının başında kabul edilen K2 Dağı’na oksijen desteksiz tırmandığını ve profesyonel dağcılık kariyerinin en önemli başarısını elde ediyor. Dikey Limit filminin çekildiği bu dağ aynı zamanda zirvesine ulaşan her üç dağcıdan birinin hayatını kaybettiği K2 Dağı, 8611 metre ve Mahruki hem Everest hem de bu dağı tırmanan dünyadaki 70. Dağcı oluyor. 


“Kendi Everest’inize Tırmanın”


Mahruki aynı zamanda yedinci kitabı olan “Kendi Everest’inize Tırmanın” ile bu yönde gençlerin kendilerine inanarak, gerçek potansiyellerinin ortaya çıkmasına yardımcı olmak için yazdığı  dile getiriyor. Tam o anda sert bir geçiş yapıyor ve sözü İzmirli eşine, İzmir’deki dağcı külüpleriyle bu kentteki doğa ve dağcılık faaliyetlerine nasıl baktığına getiriyorum. Mahruki, İzmir’in zengin bir doğaya sahip olduğunu belirterek, en son katıldığı Bozdağ Kış Şenlikleri’nde buradaki çoşku karşısında nasıl şaşırdığını anlatıyor. Konuşmamızda Türkiye’de daha fazla iyi dağcı yetişmesi için neler yapılması gerektiğini sorunca, aslında yıllardır kendileri için yaşanan kronik bir soruna parmak bastığımızı anlıyoruz. 14 yıldan beri bir türlü değiştiremedikleri Türkiye Dağcılık Fedarasyonu’nun yönetiminin değişmesi gerektiğini söylüyor ve hatta başkanlık için aday olduğunu fakat her şeye rağmen mevcut yönetimi değiştiremediklerini kaydediyor. 

Türkiye’de dağcılığın daha da gelişmesi için Türkiye Dağcılık Fedarasyonu’nun yönetiminin değişmesi gerektiğini söylüyor. Yıllardır dağcılar için kronik bir soruna dönüşen bu durumu değiştirmek için federasyon başkanlığına aday olduğunu belirten Mahruki, her şeye rağmen mevcutyönetimi değiştiremediklerini dile getiriyor.


“Himalayalar ve Ötesi”


Küba devriminin efsanevi ismi Ernesto Che Guvera gibi dünyayı motorsikletle de dolşan Mahruki’nin kız arkadaşı ile yaptığı motorsiklet turunu da konuşuyoruz söyleşimizde. Dört ay süren bu yolculukta 21bin kilometre yaparak, yol boyunca fotoğraf çekti ve dönüşte bu fotoğrafları metinleriyle beraber okurları ile paylaşmak için “Asya Yolları, Himalayalar ve Ötesi” kitabını yayınladı. Yıllarca hayalini kurduğu bu yolculuğun, hayatının en keyifli yolculuğu olduğunu da ekliyor sözlerine. Bu yolculukta güzergahları; İran, Pakistan, Kuzey Hindistan, Nepal, Tibet, Sıkkım ve Bhutanı ile Avrupa’da Alpler ve Dolomitler oluyor. Everest Kahramanı Mahruki motorsikletle yaptığı yolculukta Hindistan, Tibet’ten çok etkilendiğini anlatırken; Himalayalar’daki küçük Budist Krallığı Bhutan’da evlendiklerini hatırlatıyor. 


“Dağları tanırsanız sizinle dost olurlar”


Dağlara ve genç dağcılara dair son sorumuzu soruyoruz. Genç dağcılara neler tavsiye ettiği yönünde, Mahruki, “Öncelikle dağlar tehlikeli ve risklidir. Ancak gereken eğitim alındığında ve dağların kuralları öğrenildiğinde korkulacak kadar zor değildir. Dağları tanırsanız, sizinle dost olurlar. Kendisinde bu potansiyeli gören gençler denesin. Dağlar ürkütücü olduğu kadar güven de verir” diyor.

Sonra Türkiye’de 1999 yılında yaşanan Kocaeli Depremi ile tanıdığı AKUT (Arama Kurtarma)’u konuşuyoruz. Yetersizliği ve gecikmesi nedeniyle devletin eleştiri oklarına tutulduğu bu felaket döneminde, AKUT vatandaşın büyük güvenini kazanmış, ayakta alkışlanmıştı. Dağlarda ölen arkadaşları için seferber olan Mahruki ve arkadaşları, AKUT’u dağcıların sık sık ölmesi ya da kaybolmaları nedeniyle biraya gelerek kurduklarını belirtiyor. Ancak daha sonra yönetim olarak sadece dağcılara yardım konusunda sınırlama getirmenin doğru olmayacağına karar verip, Türkiye’de ve dünyada yaşanan bütün deprem, tusunami ve benzeri felaketlerde arama kurtarma çalışmalarında hazır bulundu. 

Konuşmamız sırasında 17 Ağustos depreminin aslında AKUT’un 34. operasyonu olduğunu öğreniyoruz. En son Japonya’ın deprem ve tusumani ile geldiği son durum konusunda yardıma neden gitmediklerini soruyorum. Nasuh Mahruki tam da bu soruyu bekliyormuş ki anında “Biz ilk saatlerde öncü arkadaşımızı gönderdik. Diğer 14 kişilik ekip de tam yola çıkmak üzereyken “Öncü arkadaşımız, yetkililerden hükümetin yakıt, elekrik ve su ihtiyacımızı gidermek bakımından o anda kesinlikle yeterli olmadığı açıklamasını bize bildirdi. Bu nedenle gidemedik. Ama sivil savuma ekipleri gitti. Onlar aynı zamanda kimyasal ve biyolojik silahlar konusunda da uzman kadro bir olduğu için sadece onlar gitti. Biz de iki ay sonra Türk Kızılayı ile protokol imzaladık. Artık yarım ihtiyacı olan her yere anında beraber gidebileceğiz ve ekonomik olarak da Kızılay’ın bütçesinden faydalanacağız. Bizim için çok iyi oldu. Hem daha hızlı hem de ekonomik bir sorun yaşamadan gidebileceğiz” diyor.


“Kar Leoparı, Rusya Dağcılık Fedarasyonu tarafından Sovyet Asya’da, Pamir ve Tien Şan dağlarında bulunan yedi bin metreden yüksek beş tane dağın tırmanışını tamamlayan dağcılara verilen bir unvan”