Güncel Haberler:

Demir DEMİRKAN: "Kendimizi ve Hayatı Iskalıyoruz"

02.06.2010

Röportaj: Hanze İNCİ

Fotoğraflar: Mehmet Emin AL



Ege Bölgesi, müziğiyle, yemekleriyle, insanıyla özellikle kızlarıyla, iklimiyle çok güzel, özel bir bölge.

Türk rock müziğinin önde gelen isimlerinden olan ve Eurovision birinciliğinde de büyük emeği geçen Demir Demirkan, popüler paylaşım sitesi Twitter’da takipçileriyle beraber bir şarkı besteledi. “Yavaş Yaşamalı” isimli şarkıyı Türkiye’nin ilk ve tek sakin şehri Seferihisar’a hediye eden Demirkan ile dalgaların tatlı tatlı salladığı küçük bir balıkçı teknesinde samimi bir söyleşi yaptık. Eurovision yarışmalarını, Sertap Erener ile kurdukları yeni grupları Painted On Water'ı konuştuk.



Geçmişinize bakıldığında müzik alt yapınızın çok sağlam olduğu görülüyor. 3-4 yıl kadar Los Angeles’ta yaşadınız ve bu zaman diliminde hem müzik eğitimi aldınız hem de rocktan caza, afrodan latine kadar pek çok müzik türünde çeşitli gruplarla çalıştınız. Los Angeles’ta kurduğunuz Seeking Shade adlı grubunuzla bir albüm kaydetmişsiniz fakat hiç piyasaya çıkmamış bu albüm. Eminim bunun nedenini benim kadar hayranlarınızda merak ediyordur. (tutamayıp gülüyor…) Neden albüm piyasaya sürülmedi?

Albüm, tam istediğim gibi olmamıştı açıkçası o zaman. Şimdi de geriye dönüp baktığımda sebebini anlıyorum çünkü çok zor şartlarda kaydedilmişti. O zaman öyleydi, şimdi yapıldığı gibi bilgisayarlarda müzikler yapılmıyordu. Çok eski bir albüm o. Ancak para biriktirip, stüdyoya girebilmiştik. Hızlıca birşeyler yapmaya çalıştık, tam istediğim gibi de olmadı. Şarkılar güzel, hatta oradan bir parçayı 2004 yılında bir albümüme koymuştum. Parçanın ismi ‘Tomorrow is Another Day’. O albümden bir tane şarkı çıktı ortaya. Belki ileride bir şarkıyı daha yaparım, bilmiyorum şu anda.


Yine Los Angeles dönemine bakarsak rockdan caza, afrodan latine müziğin pek çok çeşidinde çalışmalarınız olmuş. Kendi tarzınız olarak neden rock müziğini seçtiniz?

Aslında çok da rock değil. Önceden de heavy metal geçmişim olduğu için daha sonra akustik gitarla müzik yapınca insanlar bu seferde niye rock yapmıyorsun diye sordular. Özellikle ikinci albümüm olan ‘Dünya Benim’ albümümde bayağı bir funk da var. Latin, açıkçası mecbur olduğum için çalmıştım, para kazanmak için. Aslında sevdiğim bir tarz değil. Latin çalacağıma Anadolu türkülerini çalarım daha iyi. Anadolu müziği sonuçta sevdiğim bir tarz. Eğer etnik müzik yapacaksam Anadolu müziğine yönelmeyi tercih ederim. Yaptığım bazı şarkılarda var o his.


Gallipoli / Gelibolu belgeselinin müzikleri gibi mi?

Gallipoli, Gelibolu soundtrackinde de Anadolu enstrümanları var bayağı. Bendirler, neyler falan…


Bunun benzeri başka çalışmalarınız olacak mı?

Olacak yakında. Yeni bir film müziği yapıyorum. Film, 2010’un sonuna doğru çıkacak. Anadolu’da geçiyor film. Ankara’dan başlıyor kuzeye gediyor Karadeniz’e, İzmir’e inip sonrada Doğu'ya kadar gidiyor. Tabi bunun müziği de haliyle bu yörelere ait olacak. Buna göre tasarlanıp kaydedilecek ve yapılacak. Benim için çok önemli bir proje. Bu yaz sonunda müziklerini yapmaya başlıyorum.


Konu hazır filmlere gelmişken ‘Beşi bir yerde’ desem. (karşılıklı gülüşüyoruz…)Başrol oynamıştınız ve bunun dışında 2 filmde de yardımcı rollerde oynadınız.

‘Kırık Zar’ diye bir filmde yardımcı rolde bulundum. Yönetmen arkadaşımdı. Ben, oyuncu falan değilim. Ara sıra arıyorlar beni “şu filmde oynasa” diye. Bu film de öyle bir şeydi. Ancak ‘Beşi Bir Yerde’ ciddi bir başrol teklifiydi. Yine çekenler arkadaşımdı, prodüktörü de yönetmeni de. Ben de kabul ettim. Güzeldi, eğlenceli bir şey. Ama çok zor bir şey dizi oyunculuğu, bütün dizi oyuncularına Allah kolaylık (gülüşmeler…) ve sabır versin. Tuhaf bir çalışma temposu var. O kadar yoğun çalışınca müziğe yer kalmadı. Sadece oyuncu olsam olabilirdi belki. Dizi teklifleri halen geliyor, hatta rol de almak istiyorum ama tekrar o yoğunluğa girmek korkutuyor beni. Çünkü 3 gün diye başlıyorsun, sonra çıkıyor haftada 4-5 güne. Ondan sonra konserlere yetişemiyorum. Müzik yapamıyorsun falan böyle tuhaf bir durum.


Amerika’da Sertab Erener ile beraber bir turne gerçekleştirdiniz. Burada, ‘Painted On Water’ adlı bir albüm üzerine bir çalışmadan da bahsediliyor. Basında albüm olarak yer aldı ama ‘Painted On Water’ albüm mü yoksa bir grup mu?

Sertab’la beraber kurduğumuz bir grup o. The Duo denir aslında ona, ikili anlamında. Bu birliktelik yanlış yansıdı basına, Türkiye’de bunu anlatmak çok zor. Bunu yurtdışında anlatabiliyoruz çünkü ayrı ayrı bizi tanımıyorlar. Sertab ile oluşturduğumuz bir grup bu, o da şarkı söylüyor ben de şarkı söylüyorum. İngilizce şarkılarda var hatta ilk albümün tamamı İngilizce. Şimdi yeni albümde Türkçe şarkılarda yapacağız. Konserlerimizde de hem İngilizce hem de Türkçe şarkıları söylüyoruz. Sertab kendi repertuarından söylüyor, ben kendi repertuarımdan söylüyorum hem de ‘Painted On Water’ grubunun ilk albümünden söylüyoruz, hem İngilizce hem Türkçe. Bu proje özellikle Anadolu müziğini dünya standartına çıkartmakla ilgili bir proje. Daha önce bahsettiğimiz gibi Latin müziğine baktığınızda Güney Amerika’dan yada Flemenko tarafına bakarsan İspanya tarafından dünyaya sunulmuş ve artık adı belli bir tarz olmuş. Anadolu müziğinde böyle bir şey henüz olmadı.


Yurtdışında çok fazla bilinen, tanınan bir müzik değil…

Çünkü onu o tarz bir düzeye çıkaran da olmadı. Bunu yapmak gerekiyor. İdealist olmak da istemiyorum bu konularda ama dediğim gibi o müziği çalacağıma Anadolu müziği çalarım. Niye gidip de Latin müziği çalayım ki? Gidip aslan gibi kendi müziğimizi çalarım. (gülüşüyoruz…)


Yakın zamanda tekrar Amerika’ya gideceksiniz değil mi? Aynı proje çerçevesinde mi olacak?

Aynen öyle. Bu sefer konser daha fazla olacak. Geçen turnede 4 tane konser, 17 tane televizyon programı vardı. Bu sezon 20 konser yapalım diye tasarla. Bakalım kaç tane olacak, bilmiyorum. Bu turnede Aralık, Kasım gibi falan olur zannediyorum.


Yer aldığınız bir diğer proje de GAP firmasının "Jean'ini Giy, Müziğini Yarat" sloganıyla, sosyal medya ağı Myspace'te başlattığı "Born to Rock" müzik yarışması. İlk 10’a kalan gruplardan birisi de İzmir’dendi…

Evet, İzmir’den katılan grubun adı yanlış hatırlamıyorsam Grup Son’du. Ben beğendim aslında grubu, Pink Floyd’u andıran bir tarzları vardı. Ama yarışmanın birincisi belli oldu, 'Farkım Yok' adlı parçasıyla Grup Bikini (Cem Çelik). Bu yarışmada jüri üyeliği yaptım. Yarışmanın ödülü single ve klip çalışması. Kazanan grupla benim prodüktörlüğümde single ve klip çalışması yapacağız. Eylül ayında da kazanan grupla konser vereceğiz.


Yine yakın zamanda basına yansıyan haberlerden biri de Manga grubunun Eurovision şarkısını çok da beğenmediğiniz yönündeydi.

Oylum Talu programında sormuştu bunu, Amerika’dan da tam yeni dönmüştüm. Açıkçası biraz da gafil avlandım. Bu soruya cevap vermesi de çok zor çünkü kimsenin hakkını da yemek istemiyorum. Bir de negatif bir etki de yaratmak istemiyorum. Sonuçta ülkemizi temsil etmek adına bir yarışmaya gidiliyor. Kalkıp da ülkenin tek kazanmış şarkısının bestecisi olarak bu şarkı kötü demek istemiyorum. Kötü olduğunu düşünmüyorum bu şarkının. Ben Manga’dan daha iyi bir şarkı bekliyordum demeye çalışıyordum. Manga daha iyi bir şarkı yazabilirdi diye düşünüyorum.


Eurovision’da sahne şovu da çok önemli, bu yarışmanın bir de görsel yanı var çünkü…

Zaten çok profesyonel çocuklar, çok da iyiler. Seviyorum ben Manga’yı. Belki de ben yanılıyorum. Bakarsınız süper olur. (gülüyoruz…) İnşallah ben yanılıyorumdur… Geçen sene hangi ülke birinci oldu, Norveç miydi?


Evet, Norveç ‘Fairy Tale’ adlı şarkı ile birinci oldu…

Çok ilgilenmiyorum Eurovision'la. Eurovision şarkısını yazmadan önce de çok ilgi alanıma girmiyordu. Yazdıktan sonra mecburen işin içine girdik.


Gözlemlediğim kadarıyla web üzerinden hayranlarınızla bayağı bir paylaşım içerisindesiniz. Birçok sanatçının da web sitesi var ama bu kadar paylaşım var mı bilemiyorum. Siz hemen hemen her soruya ya da yoruma bir dönüş yapıyorsunuz.

Sertap da benle aynı bu konuda. Yapabildiğim kadarıyla yapıyorum. Çünkü bazen çok yoğun oluyorum yazamıyorum, bir de bazen çok tuhaf yorumlarda oluyor. (gülüyor…) Tabi onlara bir şey yapmıyorum artık. Açık alan olduğu için normal yani…


Basın açıklamasında da bahsettiniz, sitenizde hayatın gün geçtikçe artan temposundan yola çıkan bir yorumunuz sonucu hayranlarınızla karşılıklı paylaşımlardan ortaya bu şarkı çıkmış…

Günümüz dünyasında bu tempoya kaptırdıysan yorucu bir hayatın oluyor. İnsan, kendini ve hayatı ıskalıyor açıkçası. Ben lisede müzisyen olmaya karar verdiğimde bu işin böyle yorucu olduğunu düşünmüyordum. Aslında bütün niyetim, dünyanın oyununa gelmemekti. Ne yaparsın? Okursun liseyi, üniversiteyi kazanırsın. Arkasından askere gidersin sonra da evlenip çoluk çocuğa karışırsın. Bir yerde çalışırsın gibi bir rutin var. Bu rutine ben baştan beri ‘hayır’ demiştim. Bütün niyetim oydu ve hakikaten de girmedim onun içerisine. Ama gel gelelim müzikle insanlar seni tanımaya başladığında, müziğini tanıtmaya başladığında senin de bazı mecburiyetlerin oluyor. Taşıman gereken başka şeyler de oluyor. Bir kariyerin oluyor. O kariyer seni mecburen bu tempoya sokuyor. Aslında birazda gafil avlanıyorsun. Bütün şarkının ana fikri buydu. Eve gelip de ben ne yapıyorum diyerek twittera bir şeyler yazdım. Ki twitterdaki insanları da şahsen tanımadığım içinde orada bazı duygularını açıkça söylemek çok daha kolay oluyor.


Bir filmde bile vardı bu, insan yabancılarla çok daha kolay konuşur ve içini döker…

Evet, doğrudur bu yani. Ve yalnız da değilmişim, orada benim 9 bin küsur takipçim var. Çok ciddi bir bölümü buna pozitif reaksiyon gösterdi. Herkes güzel cümleler, dörtlükler göndermeye başladı. “Bu baş döndüren tempo, hız nedir” derken bu ahenkli cümleleri, şarkı yapmaya karar verdim. Twitter’daki takipçilerin çoğu da aynı dertten muzdaripmiş ki günümüz dünyasında bu dertten muzdarip olmamak mümkün değil yani. Hepimiz bir şekilde yaşıyoruz bunu ve hayatını kaplamaya başladığında kendine vakit ayıramıyorsun ya o zaman ‘Ben niye yaşıyorum’u sorgulamaya başlıyorsun. Bu hem felsefi hem de çok temel bir soru. Bu şarkı biraz da ona cevaptır aslında.


Seferihisar’dan nasıl haberiniz oldu?

‘Yavaş Yaşamalı’ şarkısı Türkiye’nin ilk open source yani açık kaynak parçası. Twitter'daki paylaşımlardan derleyip besteledim. Twitter’daki takipçilerim çok mutlu oldu ve yine Twitter’dan öğrendim Türkiye’de de bir yavaş şehir olduğunu. Twitter’dan bir takipçimin paylaşımıydı, "neden Seferihisar’a armağan etmiyoruz bu şarkıyı" dedik. Ama Amerika turnesi derken ben bu konuyu unutmuştum. (kahkahalar…) Ben Amerika’dayken Emrah (menajeri) yapmış bu işi. Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’le konuşmuş. Bana da yaptığını söylemedi, Tunç Bey’den pozitif cevap alınca söyledi bana. “Çok istiyorlar şarkıyı gerçekten, teşekkür ettiler” falan deyince… Çünkü riskli bir şey arayıp da bir belediyeyi “Ben size bir şarkı yazdım, besteledim” demek. Her zaman yapılan bir şey değil bu, ilk defa yapılan bir şey. İlk defa yapılan şeylerin de belli bir riski var. Biz bu riski aldık, çok da iyi oldu açıkçası. Tunç Bey’de bir risk aldı burada, belediye başkanı olarak. Ama sonuçta hem medyanın hem de halkın ilgisi bizi çok mutlu etti. Yani hakikaten işe yarar ve insanların değer verdiği bir duyguymuş bu. Daha iyi şeyler görmeye ve yaşamaya ihtiyacımız var.


Biraz hız kesip, hayatı da yaşamak gerekiyor…

Kesinlikle, kendimize dönüp sorgulamamız gerekiyor ‘ben ne yapıyorum’ diye.


Ortaokul ve liseyi İzmir’de okumuşsunuz…

Annem İzmir’de büyümüş, anneannem zaten Afyon’dan buraya gelmiş. Akrabalarım da var İzmir’de yaşayan, İzmirli olan. O yüzden fırsat buldukça gidip geliyorum.


Son olarak İzmir ve Egeliler için ne söylemek istersiniz?

Ege’nin sadece iklimi sıcak değil, insanı da çok sıcak. Gerçekten bu klişe gibi geliyor ama ben bunu her gelip gittiğimde çok fazla hissediyorum. Dünyayı dolaşıyorum, her türlü insanla bir araya geliyorum. Buraya geldiğimdeki algı açıklığı çok enteresan bir şey. Genelde insanlar kendi yerlerine çok bağlı olup, yeni şeyleri kabul etmek de biraz zorlanırlar. Ege’deki bu algı açıklığı, bu sıcaklık ve bir anda reaksiyon göstermesi var ya yeni bir şeye bu özellik buraya has, buranın insanına has bir şey. Sadece İzmir’de değil, şu anda Bodrum’da da yaşıyorum ben. Dolayısıyla Ege Bölgesi hem müziğiyle hem yemekleriyle hem insanıyla hem de eklemem gerekirse kızlarıyla (gülüşüyoruz…) ve iklimiyle çok güzel, özel bir bölge. Ben Ege insanına gerçekten teşekkür ediyorum, açık oldukları için…