Güncel Haberler:

EXPO’nun Kara Kutusu Konuştu

12.05.2011

Röportaj: Cemal SEVGİ
Fotoğraf: Mehmet Emin AL



EXPO 2015’in Genel Sekreteri Tunç Soyer, İzmir’in EXPO yarışını nasıl kaybettiğini, 2020 yarışının nasıl kazanılabileceğini, bütün yaşananları Ege Life’a anlattı.

İzmir’in gelecek 50 yılına yön verecek çok önemli bir proje EXPO. Kentin merkezinde yeni bir cazibe merkezi yaratmanın ötesinde, İzmir’in İzmirli’nin kaderini değiştirecek bir yatırım. Milano ile yaptığımız EXPO 2015 yarışında gördük ki, İzmir’in kazanma noktasında çok da uzak olmadığı bir yarış. EXPO 2015 sürecinde acemiliğinin kurbanı olan İzmir, EXPO 2020 için daha sağlam adımlar atmak istiyor. Bunun için yapılan hatalardan ders alınması ve hataların tekrarlanmaması gerekiyor.

Bu noktada hiç şüphesiz, bu işi bilen insanların uyarılarının dikkate alınması şart. EXPO 2015 Genel Sekreteri Tunç Soyer gibi. EXPO’nun kara kutusu olan Tunç Soyer, yaşadığı bütün olayları tüm çıplaklığıyla Ege Life’a anlattı.

İzmir EXPO yarışında hangi hataları yaptı? EXPO’nun başında kimin olması gerekiyor? Yer ve tema konusunda bir değişiklik olacak mı? Paris’te son gün neler yaşandı? İtalyanlar BIE delegelerini özel olarak ikna ederken, Türk heyeti neredeydi? EXPO 2020 yarışına nasıl kazanabiliriz? EXPO 2020 yarışında rakiplerimiz kim?

Bütün bu soruların cevabını açık yüreklilikle veren Tunç Soyer, İzmir’in EXPO 2020 adaylığına ışık tutacak açıklamalar yaptı. İşte Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer ile yaptığımız keyifli EXPO röportajı.

İzmir’e geçmeden önce Tunç Soyer’in EXPO macerası nasıl başladı? Siz EXPO’yla nasıl tanıştınız? Bu işin başına nasıl geldiniz?

İzmir Ticaret Odası’nda Dış İlişkiler Müdürü olarak görev yapıyordum. Ticaret odası EXPO seçiminde çok tarihi bir rol üstlendi ve tamamen sivil, tamamen kendi bünyesinde bir EXPO oluşumu yarattı. Ankara’yla ilişkilerde olsun, yurtdışıyla ilişkilerde olsun, Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Bey, yönetim kurulu başkanı sıfatıyla bir takım temaslar kurmaya başladı. Ben de, Ticaret Odası’nda Dış İlişkiler Müdürü olarak Ekrem Bey’in yanında bu görüşmelerinin hazırlıklarıyla ilgilenmeye başladım. Giderek işin hacmi, boyutları benim başka bir işle ilgilenmeme fırsat vermez hale geldi. Bütün zamanımı, enerjimi EXPO’ya harcamaya başladım. Nihayet İzmir, bu işle ilgilensin dendiğinde bu işle yakından ilgilenmiş, bu işe emek vermiş ve bilgi sahibi olmuş biri olarak Dışişleri Bakanlığı tarafından genel sekreter sıfatıyla görevlendirildim. Böylelikle çalışmalarımız resmi bir hüviyet kazanmış oldu. Öncelikle İzmir Ticaret Odası binasında çalışıyordum, arkasından da daha sonra EXPO binası olarak kullanmaya başladığımız yere geçtik ve orada devam ettik. EXPO maceramızın özeti bu.

Adım adım gidecek olursak, yapılan hatalardan bahsedip, şimdi neler yapılması gerektiğini konuşalım. Şu anda İzmir’in nasıl bir örgütlenme yapması gerekiyor?

Öncelikle daha tepeden bir bakışla bunu bir değerlendirmek lazım. Biz ortak çalışma kültürü konusunda çok kökleşmiş bir geleneğe sahip değiliz. Ne yazık ki, böyle bir alışkanlığımız yok, sevmiyoruz. Herkes kendi işini yapıyor, ortak bir çalışma yapmak mümkün değil. İlk kez EXPO’yla şöyle bir ortak çalışma kültürü yaratıldı. Kamu kurumuyla, özel kurum temsilcileri aynı masada buluşup birlikte proje ürettiler. Yani bir bakanlık müsteşarıyla veya genel müdürüyle bir sivil toplum kuruluşunun, bir derneğin temsilcisi bir proje için aynı masanın etrafında buluşup; ‘hayır öyle değil böyle olsun, yok bu daha doğru’ şeklinde tartışabildiler ve buradan da ortak bir sonuca gidebildiler. Bizde bırakın ortak çalışma kültürünü bunu yapmak asla mümkün değildi. Müsteşar, müsteşardır. Eğer siz özel bir kurum temsilcisiyseniz ne haddinize! Boynunuzu bükersiniz karşısında oturur, ellerinizi toplarsınız, bacağınız toplarsınız vs... Ama EXPO’da böyle olmadı. EXPO’nun yaşam kültürümüze getirdiği en önemli değişikliklerden biri budur. Yerel yönetim, merkezi otorite temsilcisi, sivil toplum kuruluşu, valilik, belediye, oda temsilcisi bütün bunlar bir masanın etrafında toplanıp, EXPO konusunda somut hedeflerde neler yapılması gerektiğini tartıştılar. Bağırış çağırışta oldu, kavga dövüşte oldu ama sonunda bir şeylere karar verildi. Bu anlamda çok önemli bir kazanımdır diye düşünüyorum. Hepimiz buradan önemli bir ders aldık. Herkes ders çıkarttı.

O noktada birlikte çalışma kültürü, hani siz böyle deyince benimde aklıma o meşhur toplantı geliyor. Cumhurbaşkanı’nın huzurunda yürütme ya da yönlendirme kuruluna kimin gideceği, orda anlaşılamayınca Başkan Aziz Bey'in evinde yapılan toplantı ve o fotoğraf benim gözümün önünden gitmiyor. Yaramaz çocuklar gibi herkes ayaküstü ve hepsinin suratı beş karış. Yani zoraki bir sonuç çıktı ortaya. Bu başlangıç gidişi sakatladı herhalde? 

Düşüp kalkmadan büyüyemiyorsunuz. Aynı şekilde düşüp kalkmadan da yürünmüyor. Gerçekten düşülüp kalkıldı. Herkes kendi payına çok fazla ders çıkarttı bence. Ama şu önemliydi: “kol kırılır, yel içinde kalır”. Çünkü uluslararası alanda İzmir’i, Türkiye’yi tanıtmaya çalışıyorsunuz. Kendi aranızdaki kavganızı zaten unutmak zorunda kalıyorsunuz. Başka çaresi yok. Yoksa orda bulunmanın bir manası yok. Bütün bunları hayat dayattı ve öğretti bize.

Yaşananları unuttu mu peki İzmirliler?

Bence herkes dersini çıkartmıştır. Yani ne kadar ne ölçü de kalıcıdır o dersler, bilemem ama şu önemliydi; beraber çalışma kültürünü edinme konusunda çok ciddi bir kazanım var. EXPO’nun İzmir’e çok şey katacağı konusunda herkesin netleşmiş bir fikri var. Bizim Ankara’yla en büyük farkımız o. Ankara’da EXPO’yu kime sorsanız bilmeyecek ama İzmir’de EXPO’yu kime sorsanız sahip çıkacak. Bu büyük bir farklılıktı. O nedenle bence Ankara’nın zaten hiç şansı yoktu. EXPO gibi projeler, vatandaşın benimsemesiyle sahiplenmesiyle hayata geçer. İzmir o noktada bence. O nedenle önümüzdeki adaylık sürecinde çok şanslı görüyorum ben İzmir’i. Birincisi bu. Ortak çalışma kültürü ve beraber aynı masa etrafında buluşup, nerde gerekiyorsa kavga dövüş etmek ama dışarıda da aynı hedefe gitmek. İkinci kazanım bence; dışarıda ne yapacağımız konusunda hepimiz ders çıkarttık.

O süreçte yer alan yönlendirme kurulu üyeleri, vali yardımcıları, yerel yöneticiler, merkezi otorite temsilcileri bir yana, bir de genç bir ekip vardı. İşin sekretaryasını üstlenen, oradaki rutinin kontrolünü yapan, çalışan… Hepimiz şunu öğrendik: İzmir uluslararası bir alanda nasıl anlatılır? Türkiye nasıl savunulur? Neleri söylemek lazım? Yemek yerken nasıl oturulur, yürürken ayakta nasıl davranılır, nasıl selam verilir, nasıl konuşulur? Bunlar kitabı olmayan meseleler. Bunların yazılı kuralları yok, bunların eğitimini veremezseniz. Bunlar ancak böylesine “major events” denilen uluslararası büyük organizasyonlara aday olduğunuzda öğrenebileceğiniz şeylerdir.

Bu öğrenmeyle öğretmenin iç içe geçtiği bir süreçtir. Yani ikinci büyük kazanım bence biz İzmir’i ve Türkiye’yi tanıtmayı öğrendik. Ben çok iyi biliyorum otuz tane genç sayabilirim size; o süreçte eğitilmiş ve İzmir’i Türkiye’yi nasıl anlatacaklarını öğrenmiş gençler var, yöneticiler var, yerel yöneticiler var, valimiz var… Bu işin en büyük şanslarından biri valimiz. Valimiz, hem uluslararası alanda çok rol üstlendi hem de bu işe çok sahip çıktı. Ama bence o da çok şey öğrendi. Yani herhangi bir validen, ciddi bir farkı var şimdi İzmir Valisi’nin bence… Çünkü dışarıya çıktıkça boyunuzun ölçüsünü alıyorsunuz, ne olduğunuzu ne olmadığınızı görüyorsunuz. Bence bu noktada ikinci büyük kazanımdan bahsetmek mümkün.

Üçüncüsü, tabi İzmir ve Türkiye’yi tanıttık. Şimdi adaylık sürecinin belki de en önemli katkılarından biri bugün, eğer Türkiye deyince insanların aklına İstanbul’dan sonra Ankara değil veya Konya değil İzmir geliyorsa EXPO sürecindeki adaylığın çok önemli bir etkisi ve faydası olmuştur. Çünkü, yine aynı nedenle uluslararası ilişkilerdeki adaylıklar sizi diğerlerinden ayırıyor ve öne çıkmanızı sağlıyor. Herald Tribune’e, CNN’e, BBC’ye reklamlar verdik, bir yığın dergide çıktık. Şimdi buralara şöyle ilanlar verebilirsiniz; “Bu yaz İzmir’e gelin”, “Tatil için İzmir en güzel cennet”. Bunlar uçuyor ama siz “İzmir EXPO’ya adaydır”, “İzmir EXPO’ya bekliyoruz” dediğiniz zaman bunlar uçmuyor. Çünkü bu tip uluslararası organizasyonlar bir şekilde insanların izlediği, sonucunu merak ettiği etkinlikler. Yani öyle şeyler ki hiç aday olmayabilir bir kent EXPO’ya, ama bugün acaba kim adaymış diye merak edilebiliyor yani anlatabiliyor muyum? Şimdi bunlar uçmayan kalıcı etki bırakan işlerdir. O nedenle İzmir’in ve Türkiye’nin tanıtımına çok önemli bir katkı vermiştik adaylık süreci ile. Düşünün ki bir de, kazansak ne olur ama adaylık bile bence çok önemli bir fayda sağlamıştır. Özetlersek, üç ana başlıkta çok ciddi dersler çıkardık, çok ciddi kazanımlar elde ettik.

Bundan sonra ne olur? İşte zaten marifet o ki, meziyet o ki tüm bu yapılan çalışmalar dolayısıyla kırılan kollardan, düşülen yollardan dersler çıkartıp bundan sonrasıyla ilgili aynı hataları tekrar etmemek gerekir. Buradan ders çıkartmak gerekir. Nedir ders bir kere çok somut, yerel merkezi otoriteyle, yerel sivil otorite buluşmak zorunda. Burada Aziz Bey’e çok iş düşüyor bence. Yani Aziz Bey mutlak surette daha çok rol istemeli, daha çok şeye talip olmalı bu adaylık süreci içinde daha çok şey üstlenmeye talip olmalı. Ve bu konuda ısrarcı olmalı yani çok ısrarcı olmalı hatta.

Bu konuyu şöyle bağlayalım o zaman. EXPO’nun başında kim olmalı? Geçen dönem çok sıkıntı çekti İzmir. ‘EXPO’nun başı kimdir, sahibi kimdir’ sorusuna net bir cevap veremedik. Bu konuda net bir sorumluluk ifade edemedik. Sizce EXPO’nun başında kim olmalı?

EXPO’nun başında geçen dönemde dışişleri bakanının olması yanlış değildi. Çünkü bu bir adaylık süreciyse ve adaylar süreci tanıtımdan geçiyorsa. Tabi ki, Türkiye’nin yurtdışı tanıtımının en önemli aktörü dışişleridir. Bunda bir tereddüt yok ama gördük ki olay sadece tanıtım değil. Yani adaylık sürecinin olmazsa olmazlarından birisi tanıtım ama aynı zamanda organizasyon. Yani organizasyon ve devletin taahhütlerinin o organizasyonun içinde net olarak var olması. Dolayısıyla bu dönem geçmişten çıkartan derslerden biri bence dışişleri bakanlığı yerine başbakanlığın başrolde olması. Dışişleri bakanlığının işin içinde olması, kültür turizm bakanlığının daha fazla işin içinde olması gibi iki tane dersten bahsedebiliriz. 2015 adaylığında turizm bakanlığı bu kadar işin içinde değildi. Tam tersine kültür turizm bakanlığı işin içinde çok yoğun olmalı. Dışişleri bakanlığı tabi ki çok yoğun olmalı aynı zamanda sağlık bakanlığı çok yoğun olmalı. Çünkü biz sağlık temamızdan vazgeçmeyeceğiz. Sağlık temamız doğru bir tema. 2020 için de doğru bir tema. Sadece alt başlıkları ile ilgili çalışma yapılacak.

Peki İzmir ayağında kim olmalı?

İzmir ayağında vali bey ve büyükşehir belediye başkanı. Yani bu işin en üst otoritesi vali beydir. Vali bey yönetici olarak en üst düzey temsilci olarak ama belediye başkanın da geçmişe göre çok daha fazla rol üstlenmesi lazım. Çok daha fazla ısrarla talip olması lazım, Daha çok rol istemesi lazım. Yani özetlersek merkezi otorite başbakanlık nezdinde kurulacak bir yapıya oturtulmalı ve o yapının içinde dışişleri bakanlığı, kültür ve turizm bakanlığı ve sağlık bakanlığı mutlak surette olmalı. Yerelde, İzmir’deki en üst otorite vali beydir. Vali bey olmalı. Ama büyükşehir belediye başkanımız da, çok daha fazla rol üstlenmelidir.

Peki geçen dönem de üç tane büyük elçimiz vardı. O sizce doğru bir hamle mi? Çünkü o insanlar meslek olarak üst düzeydi ama İzmir’in heyecanına ayak uyduramadı, çok fazla entegre olamadı ve bağlarının olmadığı yönünde eleştiriler vardı. Doğru bir tercih miydi? Bu dönem böyle bir şeye olacak mı?

Doğru o eleştiriler aslında. Ama bence bu dönem böyle bir şey olmayacak. Az önce de söylemeye çalıştığım şey adaylık sürecinin en temel damarlarından biri tanıtım. Ama bu olayın tamamının tanıtım olduğu anlamına gelmiyor. Geçen seferki eksiklik buydu. Sadece dışişleri bürokratlarının denetiminde yapılan bir çalışma ve ya kontrolünde yürütülen bir çalışma olarak algılandı. Oysa değil. Tabi ki onlarda olmalı. Çünkü sonuçta gidip tüm dünyada 150- 200 ülkede tanıtacağız İzmir’i, Türkiye’yi. Tabi ki, o dışişlerinin bağlantıları bu anlamda çok değerli ama işin bir kültür turizm boyutu var. Bu ihmal edilmemeli. İçerde mutlaka bunlara yer verilmeli. Sağlık bakanlığı ayağı mutlaka bulunmalı. Sağlık bakanlığı temsilcileri mutlaka yer almalı. Çünkü temamız o. Geçen sefer 'aaa bir dakika' deyip en sonunda hatırlandı sağlık bakanlığının da işin için de olması.

Hatta, Sağlık Bakanı İzmir’e küstü!

Oldu yani. Haklı da. 2020 adaylığında bu üç bacak bir arada bulunmak zorunda. Ama tepede de Başbakan, mutlak surette olmalı. İzmir’de içerde şimdi vali bey bir takip komitesi kurdu.

Bizim görevimiz yeni yapılanma gerçekleşene kadar eski bildiklerimiz doğrultusunda bilgilendirmek.

Yeni yapılanma nasıl olmalı, bu süreçten sonra? Yani bütün bunların içinde yine bir Yürütme Kurulu mu olacak? Nasıl bir şey olmalı?

Bence bir yönlendirme kurulu benzeri bir yapılanma kurulacak. Çok sayıda temsilcinin içinde yer aldığı bir şey olacak ama icra komitesi çok daha dar bir şey olacak. Yani, en çok beş kişilik bir yapılanma olmalı. Vali bey, İZKA’nın bu konuda sekreterliği üstlenmesi gerektiğini düşünüyor. Olabilir. Ama sekreterya dışında böyle bir icra komitesi kurulmak zorunda. Sık toplanırken bu işe gerçekten zaman ayırabilecek, enerji harcayabilecek ve geçmişte de bu adaylık sürecinde yer almış, deneyimlerini aktarabilecek bir yapılanma olmalı. İZKA da, mutlak surette bu işe gerçekten tam zamanlı mesai harcayacak bir ekip kurmalı. Yoksa İZKA zaten ambale bir vaziyette, istiap haddini aşmış durumda. Bütün bu yoğunluk içinde bir de kalkıp EXPO sekretaryasını üstlenmesi hiç kolay değil aslında. O nedenle vali beyin İZKA sekretaryayı yürütsün talebinin karşılanabilmesi için ayrı bir yapılanmanın İZKA bünyesinde kurulması lazım. Yani sadece bu işle ilgilenecek. Bir yandan Ödemiş’in dosyasına bakmayacak. Gerçekten full time bu işle uğraşacak bir sekretarya lazım.

Şimdi EXPO deyince siz akla geliyorsunuz? Sizin böyle bir düşünceniz var mı?

Benim mümkün değil artık. En az 3 sene yine Seferihisar’dayım. Böyle bir şey benim açımdan mümkün değil, söz konusu da değil. Ama biz tabi ki geçmiş dönemde ne varsa yeni arkadaşlarımıza yeni görevlilere aktaracağız zevkle. Gücümüz yettiği kadar.

Büyükelçimiz “İzmir güvenli bir kent değil” demişti. Bize o cümleyi söylediğinde şok olmuştuk. Siz onu duyduğunuzda ne hissettiniz?

Çok üzüldüm tabi.

Bu anlatılabilir bir şey değil herhalde dışarıya?

Tabi ki hiç değil. Şöyle bir şey var tabi, dışişleri bürokratları hayatlarını dışarıda geçiren bütün hayatları, Türkiye ve İzmir’i dışarıdan anlatmakla geçen insanlar. Dolayısıyla bizim yaşadığımız atmosferi solumaları mümkün değil. Yani ne olursa olsun dışarıdan bakış var onlarda. Ama biz göbeğinde yaşıyoruz bu hayatı. Bizim için böyle bir şey var. O yüzden çok da beklememek lazım onlardan bizim gibi bakmalarını ve ya bizim gibi anlamalarını hayatı. O nedenle çok doğru değil dışişlerinin tamamen hakim olması.

Her şeye rağmen EXPO’nun bu işin son gün kaybedildiğini, son gün biraz daha atak olunsa, oyun biraz daha kuralına göre oynanabilse kazanabileceğimize dair görüşler var. Çünkü 11 oy bize geçse kazanıyorduk. Son gün de mi çalışamadık biz?

Aynen öyle, özellikle son gün çalışamadık. Yani ben, o sabahı hiç unutmayacağım. Gece hiç uyumadık. Saat sabaha karşı 05.00 gibiydi, duş almak için odaya çıktım. Saat 07.30’da kahvaltıya indiğimde gözlerime inanamadım. Bütün İtalyanlar orada, “Allah Allah dedim bir şey var ortada, bir şeyler dönüyor ve biz yokuz.” Hakikatten çok büyük bir çaresizlik ve çok büyük bir sıkıntı yaşadığımı hatırlıyorum. Yani İtalyanla,r her tarafta hangi birine yetişeceğini düşünüyorsun. Oturduğu masadaki kadını tanıyorum. Onunla oturuyor konuşuyor bekliyorum o kalksın da bende gideyim yanına o arada bakıyorum başka bir masada başka bir İtalyan başka biriyle konuşuyor. O arada başka İtalyanlar başka birilerini sıkıştırmışlar. İnanılmaz bir oyun vardı ortada. Ve biz yoktuk.

Sahipsizliği hissettiniz galiba orada.

Sahipsizliği, yalnızlığı çok hissettim. Çok üzücüydü yani. Aynı şeyi sonra Ekrem Bey de gördüm. O da öyle koridordan koridora koşturuyordu. Yani orada bizim açımızdan bir acemilik vardı. Bunları ne kadar kullanırsınız bilmiyorum ama paylaşmak istediğim için anlatıyorum size.

Bütün bunlar olurken orada şortla havuzdan gelen insanları da gördük.

Biz onları görmedik tabi bilmiyoruz ama yani orada İtalyanlar'ın çok iyi organize olduğunu gördüm kendi gözlerimle. O saatte bizden kimse yoktu o kahvaltıda. Ve o gün boyunca İtalyanlar çok iyi bir organizasyonla ve iş bölümüyle delegeleri alıp alıp bir yerlere götürdüler. Belki de dediğiniz doğru. Yani o son günü eğer iyi planlayabilmiş olsaydık iyi örgütlenebilmiş olsaydık o 11 oyu dönüştürmek de mümkün olabilirdi. Ama tabi şimdi geçmişe dönük bir yorum yapmak çok doğru olmaz. Olur muydu, olmaz mıydı bilmiyorum ama sadece söyleyebileceğim şey şu ki o sabah biz bir gol yedik. O sabah biz İtalyanlar kadar hazır değildik. İkincisi İtalyanlar kayıt dışı, resmi evrak dışı bir adaylık kampanyasında da yol aldılar. Bizim dışişlerimiz için böyle bir ihtimal hiç yoktu. Bizim dışişlerimiz o kadar köklü ve o kadar kitaba bağlı ve o kadar kurallara uyan bir yapıda ki hani o kayıt dışı ve kural dışı mücadele yöntemlerine hiç kimse tenezzül etmedi. Ama oyunun kuralı biraz da oralardan geçiyordu.

Bazı kişilerin de özel olarak ikna edilmesi gerekiyordu.

Kesinlikle doğru söylüyorsunuz ama bu yapılamadı.

Ders alınmıştır herhalde.

Yüzde yüz, yani burada 11 ülkenin delegesine yetişememek nedeniyle böyle bir adaylık kaybedilirse yazık olur ve o yazığı yaşadık biz. Dolayısıyla, ben tekrar edileceğini zannetmiyorum. Mutlaka yol yöntem bilinir. Çünkü bu organizasyonlarda sadece EXPO’da karşımıza çıkan bir şey değil bu. Daha sonra öğrendik ki, FIFA’nın organizasyonlarında da, olimpiyatlarda da birçok yerde üç aşağı beş yukarı benzer şeylere tenezzül eden benzer beklentiler içinde yaşayan oy vericiler var. Dolayısıyla siz bunları yok sayamazsınız.

İTO Yönetim Kurulu Üyesi Nemci Çalışkan, BIE delegelerini üçe bölmüştü. Birincisi, Avrupa ülkeleri gibi köklü ülkelerin sadece ülkesinin çıkarları doğrultusunda karar verenler, ikincisi biraz daha düşük ölçekli ülkelere yapılacak yatırımlarla ilgili karar verenler, üçüncüsü de, kendisine yönelik yatırımlarla ilgili karar verenler. Sizce nasıl bir değerlendirme bu?

Aslında, onu şöyle ifade etmek daha anlamlı olabilir. Ülkesinin tercihleriyle oy kullananlar, ülkesinin tercihlerini belirleme konusunda kendisine yetki verilmiş olan ve hem ülkesinin hem de şahsi delegesinin fikirleriyle ortaklaşa çıkan oylar, bir de ülkesi oyunu belirleyen delegeler. Yani ülke yok. Delegenin kendi oyu var. Bir bakıyorsunuz o ülkenin oyu olarak karşınıza çıkıyor. Dolayısıyla böyle bir üçlü bir ayrım ben de yapmıştım, yapıyorum. Hala böyle bir gerçeklik var. Ülkesinin oyunu belirleyen delegeler ülkesinin siyasi yapısıyla birlikte oy belirleyen delegeler ve doğrudan doğruya ülkesinin politikaları doğrultusunda oy kullanan delegeler. Böyle bir ayrım var.

Biz o zaman BIE’nin üye sayısını da sıçratmıştık. Bu durumun 2020 yarışında bize bir faydası olacak herhalde.

Olur. Yani 98 ülke ile başlamıştı bizim adaylık sürecimiz. Sonra şuan 157 ülkeye çıktı. Zannediyorum yeni üyeler de katılır bir sene içinde. Bunların bir kısmı bizim üye olmasını telkin ettiğimiz ülkeler. Bir kısmı da İtalyanların üye olmasını telkin ettiği ülkelerdi. Böyle bir şey var.

Yer konusuna geçelim. Yine İnciraltı mı?

Hiç kuşkusuz. Yani, şu an İnciraltı tesadüfen ortaya çıkmış bir yer değil. İnciraltı çok uzun süre üzerinde yapılan bir çalışma sonucu ortaya çıktı. Dünyanın en büyük şehir planlama şirketlerinden danışman almıştık. EXPO adaylığı sürecinde. Ve o şirkete 14 tane yer gösterdik İzmir’de. Urla’dan Buca’ya, Bornova’dan Çiğli’ye yani 14 tane alan gösterdik. O 14 alan üzerinde raporlama yaptılar. 9’a indi. Sonra 5’e indi, sonra 3’e indi ve nihayet 2’den sonra İnciraltı’na karar verildi. Çünkü İnciraltı çok büyük cazibeler taşıyor. Yani, 1 ile 2 arasında, 1 ile 3 arasında uçurumlar var tercih sıralamasına baktığımız zaman. Şimdi İnciraltı konusu bence hiç tartışmasız ve bir kanunla çözülebilecek bir kolaylıkta. Yani ortada büyük bir kangren varmış gibi gözüküyor. Yılların, on yılların birikimi bir sıkıntı varmış gibi gözüküyor ama sorunu bütün taraflar biliyor. Sadece yasal mevzuat çerçevesinde, bugün için çözülemez bir noktada. Ama bu hükümetin, devletin iradesiyle çok kolay çözülebilecek bir noktada. Hiç tereddütsüz İnciraltı olmalı. En büyük avantajlarından biri kentin bir kavşak noktasında olması ve yürüme mesafesinde ulaşılabilecek olması. Ve yemyeşil bir alan, son derece bakir gerçekten eşsiz. Daha mühimini söyleyeyim, EXPO’dan sonra kentin geleceğine nasıl yön verecek. Bunu Çiğli’de de yapabilirsiniz. Belki Urla’da da yapabilirsiniz ama kentin EXPO sonrasına dair katkısı İnciraltı kadar olmaz. Hiçbir yerin de olmaz. İnciraltı çünkü aynı zamanda kentin içinde bir yer. EXPO’dan sonra kentin dönüşümüne çok ciddi katkılar verebilir. Yapılacak iyi bir çalışmayla asıl bu hedeflenerek yani EXPO’dan sonra ne olacak sorusunun cevabı bulunmaya çalışılarak bu yapılabilir.

Tema ne olacak?

Tema yine sağlık olarak kalmalı. Çünkü bizim temamız çok doğru bir temaydı. EXPO tarihinde kullanılmamış bir tema. O nedenle temada da bir değişiklik gerektirecek bir şey olduğunu düşünmüyorum ama tabi bir kopyala yapıştır olamaz. Alt temaları yeniden çalışmak lazım, alt temaları zenginleştirmek lazım.

Şu anda İzmir’in muhtemel rakipleri olarak kimler var? Takip edebiliyor musunuz?

Tabii ki takip edebiliyoruz. Merakla takip ediyorum. Bence büyük rakip burada Brezilya’nın Sao Paulo’su. Çünkü Brezilya’da dünyanın parlayan yıldızlarından biri. Türkiye’ye çok benzeyen bir yapı var. Çok büyük bir ülke. Bölgesinde lider ülke. Daha önemlisi şöyle bir şey var. 2015 oylamasında İtalya ile Türkiye oylamasında İtalya’ya oy verenlerle Türkiye’ye oy verenler ayrımı neredeyse hemen hemen aynen Brezilya-Türkiye veya Sao Paulo - İzmir arasında da dağılacak gibi gözüküyor. Yani İtalya’ya oy verenler Sao Paulo’ya verecekler, Türkiye’ye oy verenler yine İzmir’e verecekler. Burada, yine mesele İtalya’nın arka bahçesi Latin Amerika’ydı, Kuzey Afrika’ydı, pasifik ülkeleriydi bunlar yine bu sefer Sao Paulo’yu destekleyecekler. Yani bizim İtalya ile yaşadığımız rekabet bir şekilde Sao Paulo ile devam edecek.

Bu bizim için bir avantaj herhalde.

Kesinlikle bunu söylemeye çalışıyorum bu bizim için çok büyük bir avantaj ama aynı zamanda çok büyük de bir tehdit. Çünkü Taylan’la da, Danimarka’yla da Amerika’nın bir başka kentiyle de, çok daha kolay olur rekabetimiz. Çünkü çok ciddi kazanımlarımız va,r geçmişten yana. O nedenle, öyle bir acemilik yaşamayız hiç biriyle. Ama Sao Paulo’yla çok sıkı bir rekabet yaşarız öyle düşünüyorum.

Şuana kadar başvuran oldu mu?

Hayır şu ana kadar başvuru yok. Onun için ilk olmak çok anlamlı.

Başvuru süreci nasıl işliyor? Biraz anlatır mısınız?

Şimdi 2020 yılında EXPO’nun açılışını yapmayı düşündüğümüz tarihi başvuru tarihi olarak değerlendirmek zorundasınız. Yani 2020, 1 Mayıs’ında açacaksanız 2011’in 1 Mayıs’ında başvuruyu yapmak zorundasınız. Tüzüğe göre, tam 9 yıl önce. Dolayısıyla, başvuru tarihi mayıs ayı içi olmalı diye düşünüyorum. Çünkü iklim koşullarımız her açıdan öyle bir EXPO’nun daha cazip olduğunu gösteriyor. Yani kışın İzmir çok bir cazibe taşımayabilir.

Peki bu noktada bir aday başvurduktan sonra diğer adaylar için de 6 aylık bir süre mi var?

Bir süre var, 6 ay. Yani tabiî ki o da mümkün ama şunu unutmamak lazım ilk yola çıkan yol alıyor. Yani böyle bir adaylığa başladığınız anda bizim uluslararası oy taleplerimizin de başlaması lazım. Geçen sefer bu konuda biraz geç kaldık. Öyle ülkelere gittik ki ‘keşke daha önce gelseydiniz, biz İtalya’ya söz verdik’ dediler. Ama bu süreci biz erken başlatırsak ve o adaylık taahhütlerini veyahut da destek taahhütlerini daha erken almaya başlarsak bizden sonra aday olacak olan aynı tabloyu yaşar.

Peki geçen dönem geziler konusunda bir eleştiri oldu. Geziler, turistik seyahatin ötesine geçemedi. Dil bilmeyen insanların çoğunlukta olduğu bir takım hesap kitap olaylarının yapıldığı söylendi.

Orada ben size çok net bir şey söyleyeyim, hep bir takım acemilikler yaşadık. O nedenle bu konuda acımasız olmamak lazım. Bu konuda çok fazla eleştirel olmak anlamlı değil bence. Önemli olan şimdi onlardan ders çıkarmak. Yani aynı gruplar göndermenin doğru olmadığı açık ama o zaman için öyleydi. Yani başka çaresi yoktu. El yordamıyla biz yol bulmaya çalıştık açıkça. Şimdi öyle değil. Bence kültür sanat insanlarını götürmeliyiz, spor insanlarını götürmeliyiz. Gerçekten yerel yöneticileri, sivil toplum temsilcilerini, çevrecileri… Başka bir hedef kitlesi olmalı dışarıda İzmir ve Türkiye’yi anlatacak kadrolar içinde. Vali yardımcıları, kaymakamlar, belediye meclis üyeleri böyle bir tablodan çıkmak lazım. Daha sivil bir görüntü vermek ve gerçekten Türkiye’yi dışarıda tanıtan insanlardan faydalanmak lazım. Çünkü onların o konuda deneyimi bilgisi bizim işimizi kolaylaştırır.

Peki sunum konusunda Paris’teki sunumdaki eksiklikler nelerdi?

Bence her sunumda daha iyiydik. Yani ilk sunum kötüydü, ikinci sunum çok kötüydü ama sonra bence düzelmeye başladık ve son sunum olağanüstü iyiydi. Kusursuzdu bizim sunumumuz. İtalyanlar'dan çok daha başarılıydık. Sunuma göre oy verilseydi biz kazanmıştık.Çok net. Bence o konuda ne yapmamız gerektiğini çok iyi öğrendik.

Oylama konusunda bir takım söylentiler çıktı.

Çok büyük bir skandal yani.

Orada gerçekten bir oyun döndü mü yoksa bir hata mıydı?

Yani böyle bir efsane, şehir efsanesi oldu.

Ne oldu orada? Biraz anlatır mısınız?

Elektronik oy kullanma cihazı var. Bir numarada, İzmir yazıyor. İki numara da, Milano yazıyor. 'Oylama başladı' dediğinde, delegelerin bir numaraya basması isteniyor ama bir deneme yapıldı. Bakıldı görüldü ki oy kullanmayan delege var. Veya iki kez basmış delege var. Bu tekrar edildi. Bu tekrar dört kere sürdü. Her seferinde de farklı bir şey çıktı. Yanlış hatırlamıyorsam, o denemelerin birinde ya da sonuncusunda İzmir daha yüksek çıktı. Onun deneme olduğu çok belliydi ama besbelli ki olayın ne olduğunu anlamayan, İngilizce bilmeyen, Fransızca bilmeyen içerdekilerden biri dışarıya cep telefonuyla bir mesaj attı veya oradaki gazetecilerden biri dışarıya hemen fısıldadı ‘bak işte böyle oldu’ diye. Öyle bir skandal yaşadık yani

Peki oylama sırasında da, İtalyanlar'ın içerde delegelerin başında bulunduğu ve bizzat denetlediğine dair iddialar…

Yok yani orada, o tek tük olmuştur. Oradan bir şey çıkacağını zannetmiyorum. Ama şu olmuştur. Hani o kayıt dışı gayri resmi şeyler dedik ya. ‘Bak kardeşim, ben buna basıyorumu’ göstermek istemiştir veya görmek istemiştir birileri yapılmış olabilir.

O gün sabah, girişte delegeler geçerken bile varlığını hissettirmek gerekiyor galiba orada. Yani orada bayağı bir etkinlik yapmak gerekiyor. Turistik gezinin ötesinde bir şey olması gerekiyor, herhalde?

Hiç kuşkusuz biz ciddi, bir birikim elde eldik hakikatten çok ders çıkarttık yani umuyorum ki bu dersler yeni adaylık sürecinde değerlendirilir. Bunlardan yararlanılır. Sıfırdan tekrar Amerika’yı keşfetmek zorunda kalmayız. Çünkü somut yaşandı bunlar ve çok şey gördük çok şey öğrendik. Asıl kayıp bunları değerlendirmemek olur bence.

İkinci kaybın, anlatılacak bir tarafı da olmaz bu saatten sonra galiba…

Olmaz. Bunun bu kadar mazereti de olmaz. Hoş görecek bir yanı da olmaz. Kazanmak zorundayız.

Gerçekten çok büyük para mı harcamak gerekiyor EXPO’yu kazanmak için?

Yok. Mesela biz biliyoruz Kore 100 milyon dolar civarında para harcadı, adaylık sürecinde. Biz 20 milyon euro harcadık. Bence bu civarlarda yani 20- 30 milyon arasında bir rakama yine bu adaylık süreci tamamlanır. Ve çok da başarılı bir adaylık gerçekleştirilir ve kazanılır. Şanghay’ın çok daha büyük para harcadığı söyleniyor. 2010'u almak için. Bunlar mümkündür. Biz kendi deneyimimiz,  kendi koşullarımız çerçevesinde bir değerlendirme yaparsak taş çatlasın 30 milyon Euro civarında bir rakam. Belki de 25 milyon Euro civarında bir rakam rahatlıkla yeterli olacaktır. Ve bu bize kazandıracaktır. Daha büyük paralar gerekeceğini düşünmüyorum.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bütçesinin 4 milyar lira olduğunu düşünürsek Ankara’yı da çok fazla ilgilendirmeden kendi bünyemizde halledilebilecek bir iş anladığımız kadarıyla.

Kesinlikle. Aziz beyin daha çok rol talep etmesi lazım. Ben yaparım demesi lazım. 'Ben yapmalıyım' demesi lazım. Benim olmam gerekiyor demesi lazım. Kimse buna hayır demez. Ama eğer siz çıkıp ortaya bir şey istemezseniz. Birileri sizin doldurmadığınız yeri doldurur.

Peki Sao Poulo’dan başka kimler var?

Tayland iddialı olabilir. Henüz, onlar da kesinleştirmedi. Sao Poulo çok erken koyacaktı aslında adaylığını ama Brezilya’daki seçimler nedeniyle değişti. Başkan ve o konuda hevesli olanlar şimdi yok. O nedenle bir avantajımız var ama belli olmaz yani. Alt kadrolar durduğu için hemen her an çıkabilirler karşımıza

Biz başvuruyu 1 Mayıs’a yetiştirebilir miyiz? Başvuru dediğiniz çok detay isteyen bir süreç mi?

Çok detaylı değil. 2 konu olması lazım başvuru mektubunda. Yarım sayfalık bir şey yazılacak. Yani bir yerle ilgili bir tarif söylenecek. Denecektir ki bu İnciraltı’nda yapılacak, biz de hükümet olarak bunun orda gerçekleştirilmesi için her türlü taahhüdü veriyoruz. İki tema söylenecek. Tema, için bence bir arama konferansı gibi bir şey yapılmalı. Yani bulunacak bir cümle tartışılmalı. Altında hangi başlıkların olması gerektiği de tartışılacak ister istemez. Ona göre şekillenecek üst başlık. O biraz vakit alabilir ama o da bir şekilde düşünülmeli bence. Yani mayıs ayının ilk yarısı içinde bu iş gerçekleşmeli. Ve başvuruyu yapmalıyız biz.

Ondan sonra geç kalmış oluyoruz herhalde biz?

Evet, ondan sonra geç kalıyoruz. Yani kapanış tarihi 29 Ekim olmalı. Başından beri söylediğimiz o. Yani ilk adaylık sürecinde de bunu özenle tasarlamıştık. Bu, Türkiye için çok anlamlı olur. Yani EXPO’yu Cumhuriyet Bayramı ile kapatmak çok güzel bir şey olur. O nedenle mayıs ayını geçmemeli.

Peki sizce tahmini bir rakam olarak kaç kişi gelir İzmir’e? Yani Şanghay’a kaç kişi gitmiş?

Şanghay büyük rekorlar kırdı. 70- 73 milyon ziyaret aldı inanılır gibi değil.

Ama bir de Çin’e gidiliyor, yani kendi insanları da var.

Çoğunluğu, yüzde 90 küsuru yerli olacak. Bizim zaten en büyük avantajlarımızdan biri her yere yakın olmamızdı. Bizim en temel söylemimiz buydu. 3-3.5 saat içinde bir buçuk milyar nüfusa hitap edecek bir kavşak noktasıyız diye. Şimdi, bu ne Şanghay için, ne Kore için söz konusu bile değil. O nedenle biz çok iyi bir adayız. 

Kaç olur sizce, ziyaretçi sayısında 50 milyonu geçer miyiz?

Bizim çıkarttığımız rakam, 39 milyondu o dönem. Ama bu tabii adaylık sürecinden sonra tekrar değerlendirilebilir. Daha üzerine çıkartılabilir bence.