Güncel Haberler:

Fatih PAŞALI: "Tiyatroya yeni bir soluk gerek."

20.01.2017

Röportaj: Duygu ASKER AKSOY

Fotoğraf: Bulut OKUMUŞOĞLU

 FATİH PAŞALI: "TİYATROYA YENİ BİR SOLUK GEREK"

      Fatih Paşalı, Süleyman Demirel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Ana Sanat Dalı Oyunculuk Bölümü mezunu. Onu "Muhteşem Yüzyıl", "Suskunlar" gibi popüler projelerden tanıyoruz ama aslında tiyatroda da harika işler yapıyor. Dizilerde yer aldığı dönemlerde İstanbul'da hiç yaşamamış bile, İzmir'den gidip gelmiş. Tam bir İzmir aşığı. Art Academy İzmir'in kurucusu, röportaj boyunca sevmeden duramadığımız ve bizi epey güldüren sevimli köpek Pati'nin de babası. Pati tüm röportaj boyunca bize eşlik etti ve biz de Fatih Paşalı'yla tiyatro üzerine derin bir sohbete daldık.

Tiyatro maceranız nasıl başladı yerine tiyatroyu ne zaman keşfettiniz diye sormak istiyorum aslında. Çünkü genelde çocukken bir oyunu ya da bir oyuncuyu keşifle başlar...

Evet aslında tam da öyle oldu. Çocukluk yıllarımda Devekuşu Kabare vardı, çokça İzmir fuara gelirlerdi. O zaman babam hep onlara götürürdü bizi. Aslında Devekuşu Kabare'nin yanında, bir de benim oyuncu olma nedenim zannediyorum Metin Akpınar. Müthiş yetenekli bir adam. Safi yetenek her konuda. Ondan özellikle çocukluğum boyunca çok etkilendim. Yine etkilendiğim çok oyuncu var tabii, bence bu coğrafya çok fazla iyi oyuncu yetiştiriyor.


Daha sonra okul hayatı nasıl başladı, tiyatro okumaya nasıl karar verdiniz?

Bir anda olan bir şey bu, bir anda geliyor insanın içine. Aslında belki de bir anda olarak düşünüyorsun ama o bahsettiğimiz çocukluk anıları, gördüğün, duyduğun, gözlemlediğin, beklettiğin şeyler... Yıllardan beri bilinçaltına yerleşmiş bir şeyin ortaya çıkması bu. Bir de çocukken her şeyi olmak istersin ya böyle, asker, pilot, doktor... Belki biraz delice ama oyuncu olup sahneye çıkınca her şeyi olmuş oluyorsun aslında. Çıkıyorsun ve kralım diyorsun mesela. Suskunlar'da birlikte çalıştığımız, çok iyi bir aktör olan Reha Abi'nin bir sözü vardır; "Aslında oyunculuk kontrol altındaki şizofreni durumu." der. Çok doğru.


Oynamaktan en çok keyif aldığınız oyun ve karakter neydi?

Tiyatroda 1-2 tane var çok sevdiğim. Bir tanesi, aynı zamanda ustam ve hocam olan Hakan Boyav'ın yönettiği, yine çok sevdiğim bir dostum ve iyi bir kalem olan Bülent Usta'nın yazdığı Rezervuar Kanişleridir. Rezervuar Köpekleri'ne bir gönderme zaten anlaşılacağı üzere. O oyun dünya prömiyeri yapmıştı, burada İzmir'de yaptık hatta. Çok çok güzeldi, absürd komediydi. Onun etkisi başkadır bende, hem ekip, hem oyun hem de karakter olarak çok severim. Hala da aklımın bir köşesinde var. İzmir Devlet Tiyatrosu'nda oynamıştık. Birkaç oyun çıkardıktan sonra bile tekrar  onu mu oynasak diye bir düşünce vardı kafamızda, çünkü üstünden kaç yıl geçmesine rağmen insanlar hala görünce soruyor.

Bir de okulda, Oğuz Atay'ın Oyunlarla Yaşayanlar'da Coşkun Ermiş'i oynamıştım, müthişti. Oğuz Atay zaten müthiş olmaması ne mümkün...  Hatta şimdi İzmir Devet Tiyatrosu oynuyor aynı oyunu.  Bu iki oyunun etkisi ve yeri başkadır bende.


"Televizyon Zorunluluktan Oldu"


Muhteşem Yüzyıl'da isminizden bahsedilmeye başlandı, sonra Suskunlar'da asıl çıkışı yaptınız. Televizyonda başka hangi projelerde yer aldınız?

Evet aslında öyle oldu, Suskunlar çok ses getirdi. Hem proje olarak çok iyiydi, hem de benim için çok iyi oldu. Muhteşem Yüzyıl, Suskunlar derken sonra en son Reaksiyon'u yaptık. Ondan öncesi de var tabii. TRT için yapmış olduğumuz birkaç proje var. Mesela sosyal sorumluluk projesi gibi olan Kırmızı Işık diye bir projemiz vardı. Bir belgesel yapmıştık bunun dışında.Bir de, Cennetin Sırları diye, bir daha herhalde asla yapmayacağım bir günlük dizi projesi vardı. İzmir'de yapmıştık yetmiş bölüm. Daha birçok televizyon projesinde yer aldım ama aslında zorunluluktan oldu televizyon.


Mezun olduktan sonra televizyonu düşünmemiş miydiniz?

Yeni mezun olduğum zamanlarda daha idealisttim. Televizyon düşünmüyordum, önümde sadece tiyatro olsun istiyordum. Tabii İzmir'de bir tiyatro sanatçısının yapabileceği çok fazla bir şey yoktu o zamanlar Devlet Tiyatrosu dışında. Şimdi şimdi biraz ortaya çıktı özel tiyatrolar, o zaman yoktu. Sonra televizyon işi çıktı, biraz da mecburiyetten oldu yani. Televizyonla şöyle iş yapayım böyle popüler olayım gibi bir isteğim ya da kaygım yoktu açıkçası. Sonra da sevdim ama o işi, yalan yok. Başka bir dünya çünkü. Tiyatro, sinema, televizyon... Bambaşka işler.


"Arkasında Durabileceğim İşleri Yapmaya Çalışıyorum"


Çalıştığınız ekiplerin hepsi profesyonel ekipler gibi...

Bu biraz denk gelmiş ya da kazara olmuş bir şey değil, seçmeye çalışıyorum ve seçiyorum da açıkçası. Kim çekiyor, kim yazıyor, senaryo nasıl, kim oynuyor... Bunlar benim için önemli. Gelen projelere bakıyorum. Tabii her gün proje gelmiyor oyuncu yalanı söylemeyeyim ama yine de çokça proje geliyor. Gelenlerin ancak yüzde onunu, yüzde beşini değerlendiriyorum. Çünkü işin eğitim ayağı da var. Hocalık da yapıyorum ve benim asıl işimin tiyatro olduğunu unutmuyorum. "Ben tiyatro sanatçısıyım" deyip, derste "Şöyle yapmayın, kapitalizmin esiri olmayın" diye ahkam kestikten sonra çok kötü projelerde yer almamak lazım. Çünkü televizyon zaten bir çöplük, hakikaten çöplük. Mesela Arap ülkelerinde, Fas'ta vs bir küfür var, "Ananı Türk televizyonunda görmüşler" diye, insanlar birbirlerini öldürüyorlar, silahlarına davranıyorlar falan. Bu olay şimdi tabii insanı gülümsetiyor ama çok ciddi sosyolojik bir sorun aslında. Yani şapkayı önümüze koyup bir düşünmek gerekiyor. O yüzden ben de elimden geldiği kadar seçmeye çalışıyorum, arkasında durabileceğim işleri yapmaya çalışıyorum; iyi oyuncular, iyi yönetmenler ve iyi senaristlerle birlikte. Hoşlanmadığım işi yapmıyorum kısaca. O karakter bana çekici gelmiyorsa ya da proje çekici gelmiyorsa yapmamayı tercih ediyorum.


Televizyonda içinde bulunmaktan en keyif aldığınız proje hangisiydi?

Sanırım en çok Reaksiyon'daki karakterimi seviyorum. Çünkü onun altını çok iyi doldurdular. Yazanlar entellektüel ve iyi eğitimli insanlardı, dolayısıyla Reaksiyon da öyle çalakalem yazılmış bir iş değildi. İlk önce başka bir kimlikle başladı, aslında bambaşka biri olduğu ortaya çıktı. Klasik gibi görünse de bu olay örgüsü ve ilişkiler ağı çok iyi yazılmış ve desteklenmişti. O yüzden o karakteri oynamak bana çok keyif verdi. Bir yerde başka birini oynarken, farklı bir yerde aslında aynı karakterin kimliğiyle bambaşka birini oynuyordum. O benim için tahrik edici bir şeydi.


"İzmir'e Aşığım, Başka Çaremiz Yok"


Kendi sanat merkezinizi kurmaya nasıl karar verdiniz?

Rastgele değil ama çok da planlanmış değildi. Güzel bir düşüne insanın kendi yerinin olması ama mülkiyetçilikten bahsetmiyorum tabii. Kendi sahnenin olması, kendi ekibinle beraber çalışıyor olman... Güzel bir düşünce. Bir de boş olduğun dönemlerde de bir şeyler yapmak istemekle alakalı aslında. Eğer set yoksa ya da o dönem oyunun yoksa, sahneye çıkmıyorsan veya yoğun bir prova sürecin yoksa aslında boşta kalmış oluyorsun. Eh ben de evde oturup kadın programı seyredebilecek bir tip değilim. Evet bazen evde oturmak hoşuma gidiyor, yapacak çok şey oluyor ama o haftanın içinde bir gün, bilemedin bir buçuk gün olmalı. Öyle olunca "hakedilmiş kaytarma" oluyor, ayrı bir keyfi var. Onun dışında insan bulunduğu kentin kimliğine katkıda bulunmalı kanısındayım. Yani mesela sanayici de oraya yatırım yapmalı, sanatçı da oraya dokunmalı.


İzmir bu konuda biraz eksik galiba...

İzmir çok güzel bir şehir bence. Fakat birçok konuda olduğu gibi, sanat anlamında da yapılacak çok iş var, yapılmamış çok şey var. Eskilerden biraz miras kalan iyi şeyler olduğu gibi, borç senetleri de kalmış miras olarak. Geçmişte İzmirli sanatçıların yapmadığı çok şey var İzmirle ilgili. Tabii çok da suçlayamıyorum, o da mecbur kalmış başka yerlerde iş yapmaya. Her şey İstanbul'da. Eskiden tiyatronun başkenti Ankara'ydı, şimdi o da İstanbul'a kaydı. İstanbul'da sinema ve dizi sektörleşmeye başladı. E herkes orada ama televizyonu da sinemayı da, gerek kamera önü gerek kamera arkası olarak besleyen, hep İzmirli... Oyuncusu, yönetmeni, reji asistanı, ışıkçısı... Genelde hep İzmirlidir. Durum böyleyken İzmir'in böyle geride kalması üzüyor. Birilerinin de burada durması lazım, burada bir şey yapması lazım. Çünkü ben burada doğdum, burada büyüdüm. Annem babam da öyle. Ben İzmir'e aşık bir insanım. Bu şehirde hiçbir şey yapmasam bile yollarda yürümeyi çok seviyorum mesela. İzmir'de yaşamayı çok seviyorum.

Mesela ben merkezi bir caddede veya sokakta gezmektense havra sokağında gezmeyi daha çok seviyorum, çünkü orada eski bir sinagog var. Başka yere gidiyorsunuz eski bir kilise var. Eski binaları, evleri keşfediyorsunuz aralarda gezdikçe. Atıyorum benden yüz yıl ya da bin yıl önce başka insanların aynı taşa dokunmuş olduğunu düşünmek beni heyecanlandırıyor. İnanılmaz hoşuma gidiyor. Bir kentin kimliği de bu şekilde var olur. Burada tabii mimariye de çok iş düşüyor. Şimdi yeni yeni yapmaya başladılar birkaç şey ama İzmir'de şöyle bir şey var bence, İzmir biraz yetersiz bir şehir. Ne konuda söylüyorum bunu derseniz, her konuda yetersiz bir şehir aslında. Bunu İzmirliler olarak el birliğiyle toparlamamız gerekiyor. Sanayide yetersiz, sosyal-kültürel faaliyetlerde yetersiz, eğitimde yetersiz, sanatta yetersiz, birçok şeyde yetersiz... Mesela mimaride de yetersiz ne yazık ki. İzmir bilinen tarihi ile beş bin yıllık bir kent. Bunu belediye otobüsleri üzerine koymuşlardı zamanında. Hakikaten çok eski bir yerleşim merkezi. Ama bakın etrafınıza, binalar on, yirmi hadi bilemedin otuz senelik. Tarihi yapıların hepsini korumak gerekiyor, hatta mimariyi de ona göre ayarlamak gerekiyor. Her taraf beton apartman ve ben çok boğulmuş durumdayım. Mesela Alaçatı'ya gidiyoruz, Alaçatı'nın gecesine eğlencesine gitmek istemiyorum ben, oradaki o taş bina beni daha çok mutlu ediyor. Yani kısacası hepimize iş düşüyor. Sanayicisine de iş düşüyor, burada doğup burada büyüdüyse ve mümkünse burada yatırım yapması gerek bence.


İstanbul'da birçok projede yer aldınız, zor olmadı mı sizin için İzmir'i bırakmak?

Suskunlar, Reaksiyon, Muhteşem Yüzyıl vs... Bu saydığım işlerin hepsini İstanbul'da çektik ama ben hep İzmir'de yaşıyordum. Bazen insanlar burada görünce "Aa buraya mı yerleştiniz?" diye soruyor, ben hiç gitmedim ki! Ben İstanbul'da ne ev aldım, ne ev kiraladım, çünkü bunu yaparsam orada kalacağımı biliyordum. Hep bir otelde ya da bir arkadaşımda kaldım. Yani hep misafirdim o şehirde. İstanbul'a ilk gittiğim zamanlarda başıma bir şey gelecekmiş gibi hissediyordum mesela, daha yeni yeni atlattım o hissi. Aslında manyakça bir şey, İzmir'de yaşayıp İstanbul'da çalışıyorsun.

Dizi ya da sinema projelerinde yer aldığım zamanlarda kendimi kargo pakedi gibi hissediyorum ben. Buradan uçağa biniyorum, orada prodüksiyondan birileri beni karşılıyor, oradan çekime, işimiz bitiyor hop başka sete derken otele gidip birkaç saat uyuyorum, sonra tekrar biri alıyor, havaalanına götürüyor. Aynı bir kargo pakedi gibi gidip geliyorum. Ondan sonra İzmir'e geldiğim zaman bir oh çekiyorum tabii ister istemez.


Gerçek bir İzmir aşığısınız o zaman...

Başka çaremiz yok galiba... (Gülüyor) İzmirli olup da başka şehirde mutlu olabilen insan sayısı çok azdı bence. Biraz önce bahsettiğim gibi, İzmirli birçok arkadaşım var bu sektörde. Birçoğunun hayali, "Bu proje bitsin döneyim" ya da eskilerin deyimiyle "Biraz daha dünyalığımı yapayım, İzmir'e gelip yerleşeyim"... Ama işte bunun için de çok zaman kaybediyorlar bence. Yaşlılıklarında burada oluyorlar ancak. O koşuşturmacada hayat istediklerimizi yapamadan geçip gidiyor.


"Bir Şehirde Sanat Ne Kadar Çoksa, İnsanları O Kadar Duyarlı Olur"


İzmir'de tiyatronun durumunu nasıl görüyorsunuz?

Yerel yönetimlerde özellikle büyük ilgisizlik var bence bu konuda. Hem şehir tiyatroları konusunda, hem de özel tiyatrolar konusunda. Mesela burada sadece Art Academy İzmir yok, bir de İzmir Performans Sahnesi ekibi var. Henüz kuruldu. Bizim gibi birçok özel tiyatro var aslında. Özellikle yerel yönetimin bize destek olması gerekiyor. Destek sadece maddi olarak değil, yer göstersin örneğin. Biz de "varız" yani, bunu bilsin. Hiç olmazsa biz tek tek o kapıları aşındırmayalım çünkü bizim mesleğimiz bu değil, biz sanat konusunda, estetik konusunda üretmek istiyoruz. Biz pazarlamacı değiliz ve öyle bir ekibimiz olmak zorunda değil. Yani kısaca bize karşı duyarlı olsunlar en azından. Bir adım atalım. Bizi çağırsınlar biz çağıralım, çay kahve içelim bir merhabalaşalım ama bunun için araya adam sokup bilmem ne x belediyesinin bilmem ne yetkilisiyle ya da başkanıyla görüşmeye çalışmayalım. Zaten çok az sayıdayız İzmir'de, çok zor istekler olmasa gerek bunlar.


Seyirci nasıl peki?

Bilmem kaç kuşak İzmirli olarak, bir Egeli olarak çok rahat konuşabilirim aslında sanırım, kimse kızmasın bana. Gerçi başka bölgeden, başka şehirli biri söylese ben de kızabilirim ama İzmir'i ancak İzmirliler eleştirebilir tabii. (Gülüyor) Biraz tembellik var bizde, keyfimize çok düşkünüz. Bu biraz iklimin de etkisi herhalde. Ben askerliğimi Kıbrıs'ta yaptım mesela, orası daha da feci durumda, tam keyif insanlarıydı oranın insanları. (Fotoğrafçımız Kıbrıslı olduğu için gülüyoruz)

Onun rakı balığı, bunun yazlığı, şunun pikniği... Yani tabii ben de böyle böyleyim, anlıyorum ama galiba biraz daha taşın altına elimizi koymamız gerekiyor. Yani sonuç olarak burada iş yapmak çok zor. Mesela yazın tiyatro yapılamıyor olması bence korkunç bir durum. Çok önceden bu böyleydi, atıyorum benim çocukluğumda böyleydi, bunu anlayabilirim çünkü klima diye bir rahatlık yoktu o zamanlar.Şimdi en azından kapalı bir mekanda iklimi ayarlayabiliyoruz. E niye yapılmıyor o zaman?  Yazın kimseyi bulamıyorsun ki İzmir'de... Çünkü herkes Çeşme'de, herkes bir yerde... Herkes nasıl aynı anda orada onu da anlayamıyorum bu arada. Tatili çok seven bir şehiriz biz, tatil yerleri de bu kadar yakınımızda olduğundan dayanamıyoruz herhalde.

Şaka bir yana, sanat ne kadar çok olursa bir şehirde, o şehrin kimliği oturacak, toplumsal duyarlılığı artacaktır. Sadece tiyatroyla sınırlı değil aslında, filarmoni senfonisi, opera, bale, sinema, birçok dal olabilir sayamadığım. İzmirli insanlar tiyatroyu sevmiyor değil aslında, onları biraz daha yerli özel tiyatrolara da yönlendirmek lazım. Çoğu insan bilmiyor, duymuyor bile oyunları.


İzmir'in kanayan bir yarası da Şehir Tiyatrosu olmaması... Bu yüzden mi kurulamıyor sizce?

Bence o tembellikten, keyiften kaynaklı değil. Ben o konuda çok masum düşünemiyorum açıkçası. Bunun bir nedeni olmalı. Neden şehir tiyatrosu yok? Ya da neden sadece devlet tiyatrosu var? Şimdi İzmir'in nüfusu dört buçuk milyon olmuştur nereden baksanız. İhtiyaç fazla aslında. Neden yok? E tembelliken değil, o kadar da değil bence. Organize olamıyor olabiliriz ya da arada kaytarıyor olabiliriz, yazlığımızdan, rakımızdan, balığımızdan, tatilimizden ödün vermiyoruz ama o kadar da haksızlık etmeyelim kendimize. Bunu belediyecilere sormak lazım aslında. Ben bir sanatçı olarak bunu anlayamıyorum; çünkü girişim de yok. "Oldu da tutmadı" gibi bir şey olsa anlayacağım mesela. Çok daha ufak kentlerde, örneğin Kocaeli'nde Belediye'nin Şehir Tiyatrosu var ve gayet iyi işliyor. Mesela Eskişehir Şehir Tiyatrosu'ndan çok iyi oyuncular var, çoğu da arkadaşım. Ama İzmirli sanatçı İzmir'de yaşayamıyor, bunlardan birine gidiyor işte. Yani İstanbul'a gidiyor, Ankara'ya gidiyor, Eskişehir'e gidiyor... Bu çok üzücü.


Devlet Tiyatrosu da kapalı gişe oynuyor aslında, biletler çok önceden tükeniyor.

Yıllar evvel onun kahrını İzmir kadrosu olarak biz çektik. Bundan 10-12 sene önce büyük prodüksiyon yapıyorduk, bir sürü emek verip sahneye çıkıyorduk. Atıyorum işte dansçı, orkestra, oyuncu kadrosu derken 35 kişilik kadro var... Bir bakıyorduk iki sıra seyirci... Kavga çıksa biz döveriz yani o derece.

O emeği verdiğimiz için, o günlerin çilesini çektiğimiz ve delişmen tavrımızdan ödün vermediğimiz için, hem idari kadro, hem teknik kadro hem oyunculardan herkes bunu yaptığı için şu an kapalı gişe oynanıyor devlet tiyatrosu. Bu ilk sebep tabii, bir ikincisi de İzmir Devlet Tiyatrosu'nun şu an bir tane ve küçük bir yerleşik sahnesi var. Zaten dört buçuk milyonluk bir şehirde, lütfen iki yüz yirmi kişi de o salonu dolduruversin. Karşıyaka tekrar yapılmak üzere o yıkıldı, çok uzun bir inşaat süreci oldu o da, çok uzadı bence. O yapılamadığı için biraz da Devlet Tiyatrosu'ndaki idarecilerin özel çabaları sonucu, Urla'dan belirli günler bir sahne alınıyor, Narlıdere biraz biraz kullanılıyor. Aslında çok olumlu şeyler değil bunlar. Tabii bir yandan da benim hoşuma gidiyor bu kadar yoğun talep olması, telefon edip araya adam sokmaya çalışmak falan. Herhalde bir tek bu konuda araya adam sokmaya çalışmak hoşuma gidiyor. "Bilet bulamıyoruz, yok mu?", bir Türk sorusu olarak "Hiç mi yok?"la karşılaşmak güzel bence.


İzmir'de tiyatroyu geliştirmek adına özel tiyatrolar da birbirine destek olmalı aslında ama bazıları diğerlerine garip sebeplerle düşman oluyor sanıyorum. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben bunu anlayamam, çünkü ben öyle değilim. Tabii herkes bunu söyler bu arada. 3 tiyatrocu bir köfte yemeye gidemez diye bir laf vardır bizde. Özetliyor aslında. Bunu biz kırmaya çalışıyoruz. Mesela Kıyı Ege ve Ege Tiyatrolar Birliği var, ki biz de onun üyesiyiz, bu sene birlikte yaptığımız bir çalışmamız oldu. Bir tiyatro kampı yaptık. Orada 300-350 kişi vardı. Herkes çadırını aldı, oraya gitti. Orada birçok tiyatrocu birlikte yedi içti, herkes çadırda kaldı, herkes eşit şartlar altındaydı. Orada konuştuk, söyleştik, ürettik, atölyeler yaptık. Bu dediğimiz sorunu kırmaya çalıştık. Kırdığımıza da inanıyorum yani, bana umut veren bir çalışma oldu. Bilmiyorum, ben aslında bu konuya daha sığ bakıyorum. Mesela bir mahallede tur atınca beşer dakika mesafede birçok bakkal görürsünüz. Yani esnaf falan değilim ama sonuçta hepsinin belirli bir müşteri kitlesi var. Hepsi ayaktaysa eğer sorun yoktur. Burası İzmir, büyük bir şehir. Hepimize yeter. Rakip olmak insanı geliştirir ama kötü niyetle değil, özel tiyatrolar destek olmalı birbirine. O zaman İzmir de gelişir. Mesela benim çok istediğim bir şey var. En son Mimesis'te bir röportaj yapmıştım, orada da söyledim. İki üç tiyatro birleşip bir şey yapabiliriz. O tiyatrodan x oyuncu, buradan y oyuncu, oradan yönetmen, onun binası, ötekinin bilmem nesi, bunu yapabiliriz bence. Tabii bunun için adım atmak gerekiyor ve bireysel çabadan çok daha fazla şeye ihtiyaç var. Bir-iki kişinin çabasıyla olacak şey değil. Kıyı Ege Tiyatrolar Birliği Başkanı Metin Güler bunun için çok uğraşıyor.


"Çalışılan Her Oyun Seyirci Karşısına Çıkmamalı"


Özel tiyatroların birbirini "yapıcı eleştiri"lerle geliştirmesi gerek, sizce de öyle değil mi?

Eleştirmek bizim mesleğin hamurunda var ancak çamur atmak başka bir şey. Bunun tiyatro kimliğiyle ya da eğitimle bir alakası yok, bu aile görgüsüyle ilgili bir şey. Mesela ben de kıskanırım, açık açık söylüyorum. Ama nasıl kıskanırım, "Vay be çok güzel projeler keşke ben de içinde olsaydım", "Ben de şunda oynasaydım", "Müthiş yönetmiş tüh ya niye benim aklıma gelmedi"... ve bunun gibi şeyler... Kıskandığımı da söylerim zaten. Bu normaldir bence bunu yapmamız lazım.

Tabii bunu yaparken bir şey daha yapmamız lazım, bence daha feci durumda olan bir şey var. Her yaptığımız iş iyi olamaz bunu kabullenmemiz gerekiyor. Mesela bir derginin her sayısı, her yazısı iyi olamaz. Mutlaka daha önde olanlar olduğu gibi, daha geri planda kalanlar da vardır. Tabii ki biz de tiyatroda her zaman aynı şeyi tutturamayabiliriz. Bunun yalanını söylememeliyiz birbirimize. "Müthiş olmuş ya, çok büyük keyifle izledim" deyip, arkasından "Aslında çok rezaletti" diye düşünmek... Bu daha korkunç bir şey işte. Bunu söyleyeceksin. "Evet ortada bir emek var güzel ama bu olmamış abi" demek lazım. Çalışılan her oyun bence çıkmamalı seyirci karşısına.


Oyun kötü olursa verdiğiniz emeğe siz de acımazsınız yani, iptal mi edersiniz?

Ben biraz daha kıyıcıyım bu konuda. Çünkü koca dünya devi firmalar da bunu yapıyor. Örnek veriyorum x bir otomobil firması, bu işi 1950'den beri yapıyor diyelim. Binlerce otomobil üretmiş, belki sayı milyonu bulmuş. Dünyaya ihraç ediyor... Fakat hala baktığımız zaman teknolojide mühendislikte hata oluyor ve kabul edip geri çağırıyor o modeli. O kadar kusursuz yıllardan beri işleyen bir şey ve daha mekanik bir şey, onda bile hata yapılıyor, kabul ediliyor ve geri çağrılıyorken biz bir şekilde, tiyatrocular olarak her çalıştığımız oyunu emek verdik diye seyirci karşısına çıkarıyoruz. Ki biz mekanik değiliz, bizim hata yapma olasılığımız çok daha fazla.

Olmayabilir yani. O gün yemek fazla pişmiştir de başka bir şey vardır, şef onu önerir. Bu kadar basit aslında. Genel sanat yönetmenleri biraz daha duyarlı olmalı, yani her şeyi önüne çıkarmamalıyız seyircinin.


"Seyirci Soru Sorabilmeli"


Seyirciye de iş düşüyor burada o zaman...

Tabii, seyirciye de çok iş düşüyor. İzmir'de seyirci mesela önemsemiyor. Seyircinin yapması gereken gidip biletini alıp oraya varmak ve oturmak eylemi değil sadece. Seyirci "Gelip oturdum, ben görevimi yaptım" diye düşünebilir. Hayır aslında, seyirci olarak görevimiz asıl orada başlıyor. Nasıl ki işe gittiğimizde oturunca işimiz bitmiyor ve yeni başlıyorsa, bu da öyle. Mesai o anda başlıyor kısaca. Bir de bizim seyircimiz kibar bir seyirci. Naifizdir biz, işte Türk kanı böyle, sıcak kanlıyız. Sahnedeki korkunç bir iş de olsa, kibarlık olsun diye alkışlar. Belki de böyle yaparak zarar veriyoruzdur tiyatroya iyi niyetimizden dolayı. Aslında her şeyi alkışlamak zorunda değiliz. Öyle bir hakkı vardır seyircinin.


Ne yapmalı peki seyirci?

Tiyatro denen şey bir metin olmadan yapılabilir, çünkü zaten bizim geleneksel Türk Tiyatrosu'nda metin diye bir şey yok. Köy seyirlik, orta oyunu geleneği... Bunlarda yok. Derlenmiş metinlerle ve doğaçlamayla gidiyor, tulûattır bizim. İkincisi, yönetmen olmadan olabiliyor. Üçüncüsü, sahne olmadan da oluyor. Zaten mesela biz İtalyan sahneye çok sonra geçmişiz aslında, bizim yapımız bu değilmiş. Ama işte bu iş, iki taraf olmadan yapılamıyor; oyuncu ve seyirci. O ikisi de iletişim halinde olmalı. Yani izleyici gelip çıkışta "Bu niye böyle", "Niye bu oyun" diye sorabilmeli mesela. Tabii ki  bunun üslubu düzgün, saygılı olmalı. Rahatsızlıklarını da dile getirebilmeli.

Mesela ben bazen anlayamıyorum. Gezegen yok olmuş gitmiş, o onu öldürüyor, o ona tecavüz ediyor, gasp var, Tarantino filmlerindeki gibi hem de. Yani şiddetin fazla olması değil, şiddetin önemsenmeyişi ya da kafamızı çevirmemiz garip geliyor bana... Bazı tiyatrolar duyarsız bu konuda, yani kendi ülkende, kendi şehrinde, kendi mahallende veya sınırına komşu bir sürü ülkede savaş varken, kıyametler koparken, insanlar katledilirken... Nasıl bu kadar dertsiz, duyarsız kalabiliyorlar diye merak ediyorum. Benim düşünceme göre tiyatro apolitik olamaz. Mümkün değil olamaz.


"Farklı Şeyler Yapmak Lazım, Tiyatroya Yeni Bir Soluk Gerek"


İzmir Performans Sahnesi hakkında bilgi verebilir misiniz?

İzmir Performans Sahnesi, 1 Ekim tarihi itibariyle kuruldu ve ilk oyunumuzun provasına başladık, yılbaşından sonra da onun prömiyerini yapacağız. Farklı şeyler yapacak İzmir Performans Sahnesi, kuruluş amacı o çünkü. Herkes bunu söyler ama, farklı bir şeyler yapmak zordur, farklı bir şey yaparken de eline yüzüne bulaştırmadan yapmak zordur. Çünkü farklı bir şey yapmak, içinde "Çok fazla risk alacağım" cümlesini de barındırıyor. Bu bir serüven aslında, bir yol bu. Biz o alışılagelmiş tiyatro biçemlerinin dışına çıkmaya çalışıyoruz.


Ne gibi farklılıklar mesela?

Mesela klasik İtalyan çerçeve sahne. Yükseklik seyirciyle eseri çok fazla ayıran bir şey bana göre. İster istemez, açık biçem de yapsanız, dördüncü duvar etkisi yaratıyorsunuz. Bu bizim tiyatromuzda aslında yok zaten, sonradan batı tiyatrosundan bize gelen bir şey. Neden bunun dışına çıkmayalım ki?

Dünyada da bu başkalaşmaya başladı, buluntu mekan dediğimiz bir şey var. Keşke o sahne yerine böyle 500-600 metrekare kolonsuz boş bir alan olsa ve biz onun istediğimiz alanında oynasak, seyirci dilediği yerde dursa... Mesela "Ses" oyunumuz o şekilde yapıldı. Sahne yükselti kısmında değil, iki tane oyuncu ortada, bir tane ayna var. Bir şizofrenin sanrıları... Seyirci spiral şeklinde onun etrafında oturuyor. Yani oyuncu seyirci alanında, seyirci ise her yerde. Ve her tarafa oynanıyor oyun. Buluntu mekandaki mantık o, her yeri kullanabilmeliyiz. İlla ki o sahne şart olmamalı. Artık dünya tiyatrosu böyle kalıpların içine hapsolmuş bir halde değil.

"Ses", Art Academy İzmir'in iki öğrencisinin oyuncu olarak görev aldığı ve dostumuz, çok iyi bir tiyatro eleştirmeni ve aynı zamanda pedagojik danışmanımız olan Yaşam Kaya'nın yönettiği bir oyun. Bu sadece yapıyla alakalı da değil, aynı daha önce başka bir röportajda da söylemiştim. İnsanlar artık Walking Dead, Game of Thrones gibi dizileri izliyor. Elimizin altında Youtube var, envai çeşit dizi, film var. Kalkıp da bu kuşağa "Abicim sen bunu değil Ferhunda Hanımlar'ı izleyeceksin." diye zorlayamazsın. Televizyondan örnek, aynı şey niye tiyatro için geçerli değil? Çocukluğumdaki Rusya yıkıldı, Berlin duvarı kalmadı, ama tiyatro hala aynı. Aynı şeyleri tekrarlamaya devam ediyor. Sürekli bir tekrar içindeyiz. Üretimi getirmiyor bu.


Belki de bazı sorunların çözümü bu değişimlerde yatıyor...

Tabii ki, artık tiyatroya yeni bir soluk gerek. Başka bir nefes lazım. Bu sadece sinema ögelerini kullanmak vs. değil. Bu başka bir konu, başka bir anlatı biçemi. Sinemaya bakıyosun mesela, tiyatro olarak Transformers'la rekabet haline giremezsin. Özel efekt bambaşka bir dünya. Tiyatronun ise varlık amacı ve yaşayış sebebi şu anda olmasıdır, samimiyettir, gerçekliktir. Oyuncunun o gün sıktığı parfümün kokusunu alırsın. Terliyorsa damlıyorsa aynı laminantın üzerine basarsın. Aynı oksijeni solursun. Canlıdır her şey. O bizim ilgimizi çeken unsurları niye tiyatroda işlemiyoruz diye düşündük. Mesela bir yazar arkadaşımız şu an bunun üzerinde çalışıyor, tamamladı sayılır. Bilim kurgu tiyatrosu yapmak istiyoruz ve çok fazla ses getireceğini düşünüyorum, umut ediyorum çünkü çok fazla seyircisi var.


Art Academy'den bahsedelim biraz da...

Yaklaşık yedi yıl olacak Art Academy kurulalı, daha önce Konak'ta çok küçük bir yerimiz vardı. Başka bir ortaklığımız vardı başka sanatçı arkadaşlarla, onu ayırdık. Bu tarafa taşındık, Alsancak da biraz daha kozmopolit, biraz daha iyi geldi bize. Yaklaşık 1.5 senedir buradayız. Son yıllarda tüm dünyada çok popüler olan bir şey var, İngiltere'de, Fransa'da, İstanbulda... Apartmanın ikinci katında otuz ya da elli kişilik bir küçük sahne kuruyorlar. Bizim de aynen böyle küçük bir sahnemiz var, Nurhan Tekerek Sahnesi. Bir vefa borcu olarak hocamın ismini verdim. Çünkü tiyatroya adanmış bir ömürdür onunki. Prof. Dr. Nurhan Tekerek'in ismini verdik, o da sağolsun kabul etti, geldi, açılışını yaptı. Art Academy İzmir'in eğitim amaçlı kullandığı sahne bu, aynı zamanda adı İzmir Performans Sahnesi olan tiyatro ekibimiz de bu sahneyi kullanıyor.


"Çocuklarla Dünyayı Değiştirebiliriz"


Art Academy'de nasıl eğitimler alabiliyoruz? Nasıl bir eğitim sisteminiz var?

Eğitim sistemi olarak kabaca şöyle, yapabildiğimiz işi yapıyoruz burada. O işi müfredat ve hoca anlamında kim iyi yapıyorsa, onunla çalışıyoruz. Hatta başka şehirden gelen eğitmenlerimiz de var. Örneğin resim eğitmenimiz Manisa'dan gelip gidiyor. Benim ana sanat dalım tiyatro, oyunculuk. Oyunculuk derslerinin bir kısmına ben giriyorum, tiyatro ya da sinema dizi oyunculuğu olarak. Çocuklar için yaratıcı drama da var. Mesela 4-6 7-9 10-13 yaş grupları için bale, yaratıcı drama, piyano, resim ve jimnastik kurslarımız var. Ben özellikle çocukları çok önemsiyorum, çünkü dünyayı onlarla değiştirebileceğimizi düşünüyorum.

Yetişkinler için bir yaş sınırımız yok. 14 yaştan itibaren başlıyor, üst yaş sınırımız yok. Tiyatro, sinema dizi oyunculuğu, yazarlık, fotoğrafçılık, resim ve daha birçok branşta kursumuz mevcut. İnternet sitemizden bilgi alınabiliyor. Aynı zamanda kültür sanat atölyelerimiz oluyor. Shakespeare atölyemiz, bilim kurgu atölyemiz var. Eğitim kısmını ben çok önemsiyorum. Çünkü geride bırakıp gideceğiz, belki birçok yapılan şey silinip gidecek. Mümkün olduğunca kalıcı olmak için uğraşıyoruz hepimiz.


Tiyatronuzun yakın zamandaki yeni projelerinden bahsedebilir misiniz?

İzmir Performans Sahnesi'nin hazırladığı bir oyun var, yeni başlıyor daha. "Kumpas" adlı bir oyun. Hatta Devlet Tiyatrosu'ndan birkaç oyuncu arkadaşımızla beraber çalışıyoruz. Ben de oyuncu olarak görev alıyorum bu oyunda. Yine Yaşam Kaya yönetiyor. Daha çok az prova yaptık, okuma aşamasındayız henüz. Önümüzdeki günlerde sahneye başlayacağız.

Yılbaşından sonra prömiyeri olacak dediğim oyun bu. Henüz daha prömiyer tarihi belirlemedik çok çok başındayız. Ama ocağın ortasından itibaren izleyebilir seyirciler. Onu da haftanın bir günü oynamayı düşünüyoruz. Yine klasik anlamda sahnede de oynacağız ama,  her yerde oynamak istiyoruz. Mesela Tarihi Havagazı Fabrikası benim çok sevdiğim, eski bir mekan. Orada da oynamak isterim. Zaten dev bir dekorumuz olmayacak, gerek kostüm anlamında, gerek reji anlamında hantal bir yapımız olmayacak. Ondan sonra da başka bir proje daha var ama, o yazılıp çizilme aşamasında, bir öykü formatında şu an. Umarım o da kısa zamanda tamamlanır. Yılbaşından sonra "Ses" tekrar oynayacak, onu da en az ayda bir kez oynamayı düşünüyoruz.


Bu noktada yine seyirciden de beklentiniz var tabii...

Yani ben istiyorum ki İzmirli, Egeli gelsin. Çok açık ve net söylüyorum, bu maddi bir istek değil. Tabii ki biz de yemek yiyoruz, bizim de bir sürü ihtiyacımız var, giderlerimiz var. Fakat biz oyuncular olarak o maddi kısmı, zaten mecbur kaldığımız için dizi sektöründen karşılıyoruz. İzmir Performans Sahnesi'ni izlemeye sadece İzmir'den değil, Aydın'dan, Muğla'dan, Denizli'den izlemeye gelenler var. Aynı şekilde Art Academy'nin de farklı şehirlerden gelen öğrencileri var. Gelip gidiyorlar sağolsunlar. Bu büyük iş tabii, bilmem kaç saatlik yoldan geliyor oyunu izlemeye... Müthiş bir şey. Zaten böyle insanların yüzü suyu hürmetine ayakta yani tiyatro da. Egelilerin sahip çıkmalarını istiyorum gelip izlemelerini istiyorum. Zaten bizim biletlerimizin fiyatları da bazı diğer özel tiyatrolar gibi, özellikle turneye gelen İstanbul tiyatroları gibi çok yüksek olmayacak. 150-200 liralık değil, 20-30 liralık biletler olacak. Biz de numaralı bilet de yok, bileti veriyoruz, gelsin istediğin yere otursun. Erken gelsin öne otursun, geç kaldıysa bulduğu yere otursun... Yer yoksa ayakta izlesin, parası da yoksa gelsin yine izlesin... Ona da varız.


Kişisel olarak içinde bulunacağınız gelecek projeler var mı?

Yakın zamanda Mordkommission İstanbul diye bir dizide oynadım. Bu Alman kanalında yayınlanan ve Avrupa'da on milyon civarında seyircisi olan bir dizi. Ben Türkçe oynadım ama üzerine Almanca dublaj yapacaklar, o Almanca konuşan halim nasıl olacak onu da çok merak ediyorum. Mordkommission iyi bir iş olacak. Tabii bu arada dizi dedim ama biraz faarklı bir konsept onlarınki. Televizyon filmi olarak geçiyor. Altı ayda bir bölüm yayınlıyor mesela, senede iki bölüm oluyor. Yabancı bir ekibi vardı, Alman, İspanyol, Fransız... Çok keyifliydi çekimler, güzel bi ekipti. Bu arada İstanbul şeklinde ismi var ama İzmir'de çekildi. İstanbul'da çekilecekti aslında, orası çok karışınca buraya aldılar.


"Bambaşka" diye bir film projeniz de vardı sanırım?

Evet, nisan gibi vizyona girecek nisanda. O da İzmir'de çekildi. Yönetmeni benim kuzenim aynı zamanda, Bahadır Abşin. Filmin konusu engellilerin göz ardı edilen yaşamları hakkında biraz. Aslında o yaraya parmak bir film olacak. Aynı zamanda Bahadır'la burada da beraberiz, Art Academy'de eğitimcidir aynı zamanda. Kurumun Alsancak kısmının kurucularından biridir. aslında o yaraya böyle parmak basan oraya dokunan bir film olacak.


Sizi en çok etkileyen kitap ve film neydi?

Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü çok severim, Nietzsche'nin. Hala anlamaya çalışırım, yıllardan beri. Çünkü zamanla birçok şey değişiyor. Sen de değişiyorsun. Ve tekrar kitabı eline aldığında farklı düşünüyorsun. Filmlerden de Hayat Güzeldir'i sayabilirim. Çok etkileyici bir filmdi. Çünkü o film sadece bir çocuğun hayatta kalması değildi, iç dünyasını yok etmeden ayakta kalmasıydı. Bunun için tüm dünyayı ona bir oyunmuş gibi göstermek, o şekilde  kurgulamak müthiş bir fikirdi.


Bu keyifli sohbet için size (ve tabii ki bize eşlik eden Pati'ye de) çok teşekkür ederiz... Okuyucularımıza söylemek istediğiniz son bir şey var mı?

Ben teşekkür ederim. Benim bir küçük isteğim var. Bunu okuyacak olan bir kişinin bile aklının bir kenarında kalsa, benim için büyük mutluluk olur. Biraz daha duyarlı olmalıyız. Buna ihtiyacımız var, hepimiz için gerekli. Ailemiz, şehrimiz, ülkemiz, gezegenimiz için... Ve dolayısıyla kendimiz için, daha duyarlı olmaya çalışmalıyız.