Güncel Haberler:

Gazeteciler Kendi Hakkını Savunamıyor

12.11.2011

Röportaj: Işıl KAYA - Mehmet Emin AL



‘Terzi kendi söküğünü dikemez’ misali toplumun avukatlığına soyunan gazeteciler de kendi haklarını savunmaktan çok uzakta. Gazetecilerin yasal ve sosyal haklarını birer birer kaybettiğine dikkat çeken TGF Genel Başkanı Atilla Sertel, güvenilirliğini kaybeden gazetelerin ve gazetecilerin, ekonomik özgürlüklerini kazanmadan sorunun çözülemeyeceğini söyledi.   

Önce İzmir ardından Türkiye’de büyük bir değişime imza attı Atilla Sertel ve arkadaşları. İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nda seçimlerin ardından yaşanan yönetim değişikliklerinden sonra hızlı bir tempoda çalışmalar devam etti. İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı Atilla Sertel, her platformda gazetecilerin sorunlarını gündeme getirip çözüm yollarının bulunması için girişimlerde bulundu. Türkiye’yi karış karış gezerek işini hakkıyla yapmaya çalışan gazetelere ve gazetecilere destek verdi. Tutuklu gazeteciler konusunda hiçbir şeyden çekinmeden doğru bildiğini söyledi. Gazetecilerin özgür yargılanmasını istedi. Kendi hataları nedeniyle güvenilirliğini kaybeden gazetelerin ve gazetecilerin yeniden ayağa kalkabilmesi için dik durmaları gerektiğine dikkat çekti. İşte Atilla Sertel ile gazetecilik üzerine yaptığımız sohbetin detayları;

Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı olarak Türkiye’yi karış karış geziyorsunuz. Nasıl bir tablo görüyorsunuz Anadolu’da?

Mesleğin teknolojik açıdan gelişimi açısından bakıldığında son derece olumlu bir tablo var. Ama insan açısından bakıldığında geriye doğru bir gidiş var. Sendika hakkı yok. Gazeteci patronların sağladığı güvence yok. Çünkü artık gazeteci patron yok. Gazeteciler birçok hakkını kaybettiği gibi en son da yıpranma hakkını kaybetti. Sosyal haklarının olmaması nedeniyle kendilerini güvencede hissetmeyen gazeteciler işlerini kaybetmemek için kendi kendilerine sansür uygular hale geldi. Araştırmacı gazetecilik köreldi. Öyle hale geldi ki iktidarın ya da bir resmi kurumun yaptığı yolsuzluk görülmez oldu. ‘Nasıl olsa bu haber gazeteye girmez’ diye düşünen gazeteci haberleri görmemeye başladı. Yani haber körlüğü ortaya çıktı.


Havuzlar haberciliği öldürüyor

Gazeteciler arasında rekabette kalktı, atlatma haberin neredeyse hiçbir önemi kalmadı. En büyük sıkıntılardan biri de aynı havuzdan beslenen gazeteler. Bir bakıyorsunuz başlıklar farklı ama haberler aynı. Yerel basın bunun dışında. Çünkü onlar yöresel haberlerine istedikleri biçimi verebiliyor. Ancak onların da büyük sıkıntısı var. Onlar da resmi ilanların kesilmesinden çok korkuyor. Bu yüzden kendi kendilerine otosansür uygulayabiliyorlar. Valinin, belediye başkanlarının, zengin işadamlarının ticaret odası başkanlarının tepkisini çekebilecek haberlerden uzak durabiliyorlar. Yani habercilik ve sosyal haklar açısından bakıldığında çok olumlu bir tablo çizmek mümkün değil. Ama her şeye rağmen gazeteciliğin geleceği açısından ve değişmesi açısından bakıldığında eğer doğru düzgün bir haber anlayışı, özellikle internet medyası üzerinde oturtulursa gelecek açısından olumlu görüyorum. Ayrıca insanlar artık habere her kanaldan ulaşabiliyor. Bu da renk ve çeşitlilik getiriyor.


Yazılı basına internet baskısı

Ancak ne yazık ki yeni nesil haber ihtiyacını gazete okumaktan ziyade internet üzerinden, bilgisayar üzerinden, cep telefonu üzerinden gideriyor. Bu da gazetecilik açısından, baskılı medya açısından bir sorun. Bundan 15–20 sene sonra çok daha farklı bir medya sektörünün olacağını söyleyebilirim. O da bilgisayar üzerinden, internet üzerinden, telefonlar üzerinden yapılacak. Okuryazarlık oranında Türkiye’yi dünya ile karşılaştırdığımızda ben okuryazarlığı okuma yazma bilmekle eş değer görmüyorum. Okuryazarlık fiilen gazete, kitap okurluğuyla başlıyor. Dünyaya göre müthiş gerilerdeyiz o noktada. Nüfus 30-40 milyon iken 5 milyon olan toplam gazete tirajları, nüfus 70 milyona geldiğinde yine 5 milyonda duruyorsa burada bir sorun var demektir. Burada hem gazetelerin sorumlulukları var hem de yeni neslin haberleri internet medyasından takip etmesinin etkisi var.


Gazetecilerin görevi toplumun sorunlarını gündeme getirmek. Ancak gazeteciler daha kendi sorunlarını çözmekten uzak. Bu sorun nasıl çözülecek?

‘Terzi kendi söküğünü dikemez’ diye çok güzel bir cümle vardır, doğrudur da. Gazeteci aslında toplumun avukatlığına soyunuyor. Köylünün, işçinin, memurun, emeklinin, emekçinin herkesin hakkını savunuyor. Peki niye kendi hakkını savunmuyor? Niçin kendi hakları konusunda dik durmuyor? Bana kalırsa sosyal güvencesi olmadığından dolayı gazetecinin iş güvencesi sıkıntısı var. İş güvencesi olmayan gazeteci işsiz kalırım endişesiyle kendi hakkı ve hukuku konusunda fedakârlık yapıyor. Ancak bu doğru bir yaklaşım değil. Toplumun hakkını haberciliğinle savunuyorsun ama kendi hakkına gelince bunu yapmıyorsun. Bu noktada gazetecilerin iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batırması lazım. Bu sorunu cemiyet başkanları, sendika yöneticileri ya da kitle iletişim araçlarının başında bulunan insanlar çözemez. Gazeteciler kendi hakkı ve hukuku konusunda kararlı olmalı. 15-20 sene önce işten atılırız korkusuyla sendikadan istifa edenler 2 sene sonra yine işten atıldı. Şimdi burada asıl olan AB’den gelecek hak ve hukuk yerine gazetecilerin kendi hak ve hukuklarını savunup o hakkı alması gerekir.


İyi gazeteci işsiz kalmaz

Biz bunun mücadelesini veriyoruz. Yetiyor mu yetmiyor! Söylemekle oluyor mu olmuyor!  Bu konuda bir şey lazım yani kararlılık lazım o kararlılık var mı doğrusunu söylersem yok. Yani niye yok? Çünkü artık gazetecilik kolektif bir dayanışmanın içerisinde, bir bilinç içerisinde değil. Gemisini kurtaran kaptan. 80–100 bin lira alan gazeteci de var, asgari ücretle çalışan da. Her ikisi de gazeteci ama arada uçurum var. Şimdi tepedeki alttakinin sorunlarına çözüm bulmaya çalışmıyor. Alttakini hedefi de bir gün üste çıkabilmek. Bunu yapmaya çalışırken de aman işimi de kaybetmeyim diye endişe duyuyor. Bana göre iyi bir gazeteci asla işsiz kalmaz. Ama burada asıl bozulma mesleğin içinden gelen patronlar yerine gazeteciyi fabrika işçisiyle eş değer gören zihniyetin yönetimde olması. Gazetecilerin statüsünün farklı olması lazım, bunun için sendikal haklarının, sosyal haklarının, iş güvencesinin, basın özgürlüğünün olması lazım. Bunların da yasalarla düzenlenmesi lazım. Ama bir gerçek var ki önce istemek lazım. İstenmediği takdirde kimse sizin lehinize bir yasa çıkarmaz.



Gazeteler ekonomik açıdan birçok farklı kurum ya da kuruluşa mecbur iken özgür gazetecilik yapmak mümkün mü?

Basın İlan Kurumu’nun olmadığı illerde valiler, isterse bir gazetenin resmi ilanını kesebiliyor. Bırakın valiyi, valinin basın danışmanı kral oluyor. Öbür taraftan zaten Basın İlan Kurumu’nun getirdiği yaptırımlara uymak zorundasın. Diğer taraftan belediye başkanlarının size tavır alıp ilanı kesme ihtimalleri her zaman var. O yüzden gazeteler ve gazeteciler bu ilişkileri göz önünde bulundurmak zorunda kalıyor. Oralardan gelen haberler noktasına, virgülüne dokunulmadan yayınlanıyor. Bunu artık bazı şirketler de yapmaya başladı. Mesleki açıdan diğer bir sıkıntı da gazetecileri zor duruma düşüren meslektaş diyemeyeceğim tipler. Şantajı, tehdidi, insanlara saldırarak, tehdit ederek ilan almayı ilke haline getirmiş tiplerin yarattığı çirkin ve kötü tablonun yansımaları gerçekten bu işi namusuyla yapan insanlara oluyor.  Ancak her şeye rağmen umutluyum. Ama bu tip olayları çözmek içinde çok mücadele etmek gerektiğine inanıyorum. Çok dik durmak lazım. Bun yaparken şişekleri üstüne çekiyorsun, seni de yamultmaya çalışıyorlar, seni de susturmaya çalışıyorlar, senin de dilini kesmeyi çalışıyorlar, seni de kendilerine uydurmaya çalışıyorlar. Burada müthiş bir mücadele lazım, bunu anlatmak lazım, işte bu tip yayın organlarının yani Ege Life gibi diğer dergiler gibi gazeteler gibi yayın organları da bunların bir aracı aslında.


Gazeteler gücünü halktan almadığı sürece bu sorun böyle devam edecek gibi görünüyor. Ancak insanlar gazetelere ve gazetecilere inanmıyor. Önce bu sorunu aşmak gerekiyor mu?

Gazeteciler inandırıcılığını kendileri yitiriyor. Bana göre gazeteci savcı değil hele yargıç hiç değil. Ama gazeteci olarak televizyona çıkan adamlara bakıyorum iddia makamından daha fazla saldırgan bir tavır içine girebiliyor. Savcıdan sonra yargıçlık yapıp insanları mahkum ediyor. Yargılama devam ederken o gazeteciler insanları mahkum ediyor. Bu doğru bir gazetecilik tarzı değil. Gazeteci olanı biteni bütün çıplaklığıyla, çarpıtmadan kamuoyuna taşıyan insandır. Kendi niyetleri ve dünya görüşüyle hareket edemez. Toplumun sesiyim diyorsun, kamuoyuna doğru bilgi taşıyacağım diyorsun, o zaman inandırıcı olman lazım. Eskiden gazeteler yazdığında toplum inanırdı ama şimdi acaba bunu niye yazdılar diye altında bir şeyler aranıyor. Gazetelere ve gazetecilere olan güven de azaldı. Bunun tek sorumlusu gazeteciler değil elbette. İktidarları yönetmeye çalışan, onlarla alışveriş içerisine giren, 40 şirketinin işini 41’inci şirketi olan gazetesiyle görmeye çalışanlar da bu işte suçlu. Her şey ihalelerin paylaşımı için. İnsanlar da saf değil, bu durumu görüyor, biliyor. Böyle olunca da inandırıcılık gidiyor. İnandırıcılığını yitiren gazeteler de çok fazla ayakta kalamaz. Onlar bir süre sonra kaybolup giderlerken bağımsız gazetecilik yapmaya çalışanlar yoluna devam eder.


 

Uzun süredir tutuklu bulunan gazeteciler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şimdi birincisi şunu samimiyetle söylüyorum, gazeteci yargılanamaz diye bir anlayışım kesinlikle yok. Gazeteci yargılanabilir de mahkûm olabilir de. Ama bu yazdıklarından, düşündüklerinden, söylediklerinden dolayı ise yani ifade özgürlüğünden kaynaklanıyorsa asıl problem oradadır. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti sen böyle düşünüyorsun, seni mahkûm ediyorum diyebilir mi? Diyemez. Şimdi gazeteciler açısından niçin bu tablo var, niye bu gazeteciler tutuklanıyor, niçin uzun süre cezaevinde tutuluyorlar diye çok düşündüm. Bunların nedenlerini irdelediğimizde açık ve net görülüyor ki topluma bir gözdağı bir korku salmak birinci madde. İkincisi ise ‘en kuvvetli kalemler dahi işten çıkarılıyor, gazetelerinden atılabiliyorsa, beni hayli hayli kovarlar’ diye aşağıya doğru bir korku salınıyor.


Çok vahim bir tablo

Bunda da başarılı oldular ne yazık ki insanlar korkar oldu. İçeride tutulan gazeteciler açısından bakıldığında üretken insanlar, yazan insanlar, televizyonda, radyoda konuşan insanlar. Onlar içeri alınınca şimdi bu görevi görmeye çalışan insanlar daha dikkatli daha özenli cümleler kullanmaya çalışıyor. Şimdi hakikatten bir an için düşünüyorsun ya bu insanları, Tuncay’ı (Özkan), Nedim’i (Şener), Ahmet’i (Şık), Mustafa’yı (Balbay) olsun yurtdışına götürüp sınır kapısına bıraksan bu insanlar içeriye girmek için yani yurt içine girmek için uğraşırlar. Kaçma şüpheleri yok, deliller aynı, delil karartma şüpheleri de yok. Neyle ve niçin suçlandıkları da söz konusu olduğunda, sadece gazetecilik faaliyetleri soruluyor. Öyleyse bu arkadaşların tutukluluklarıyla ilgili içeride kalmanın hiçbir gerekçesi olmadığı toplum tarafından görülüyor, bizim tarafımızdan da görülüyor. Niye tutuyorlar bu arkadaşlar? Şimdi bana sorarsanız bu işin arkasında bir B planı var. Yani birilerine bir af çıkarmanın yolu ve yöntemi olarak bu arkadaşlar kullanılabilir. Hepsini büyük bir sepete koyalım; bu sepet için bir pazarlığa oturalım bu pazarlığın içerisinde birileri daha olsun, o birilerine de af çıksın diye bir şüphe oluşuyor toplumda da, bizde de, bende de. O açıdan gazeteci arkadaşlarımızın tutukluluğunun bu ülkeye çok hayrı yok. Bizdeki tutuklu gazeteci sayısı bizden çok daha geri demokrasisi olduğu söylenen ülkelerden 3–5 kat fazla. Yani özgürlükler açısından bakıldığı zaman rekor kırıyoruz. Çok gerideyiz ve çok vahim durumdayız.


Dünyada tutuklu vekil yok

Bir şeyin daha altını çizmek istiyorum. Dünyada hiçbir ülkede tutuklu milletvekili yok. Bizde 8 milletvekili tutuklu. Yani bir yanda ‘Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir’ diyorsunuz, diğer tarafta milletin oylarıyla seçilen milletvekillerini içeride tutabiliyorsunuz. O zaman  Mustafa Balbay’a giden 600 bin İzmirlinin oyu ne olacak? Egemenliği kayıtsız şartsız millete veren özgürlük anlayışı nerede kalıyor? Türkiye’de tutuklu tek bir gazeteci kalmamalı. Yargılanmasın demiyoruz gazeteciler özgür yargılanmalı. Çünkü sadece gazeteci cezalandırılmıyor; ailesi, okurları, gazetesi, Türk milleti cezalandırılıyor, özgürlükler cezalandırılıyor. O zaman hiç kızmaca, darılmaca yok korku imparatorluğu falan diyorlar ya hakikatten daniskası var. Hani başka ülkelerin rejimleriyle ilgili faşizm falan diyorlar ya hakikatten değerlendirilmesi gereken bir durum olarak önümüze geliyor. Ben dahil hiç kimse, ben kendimi çok özgür hissediyorum, çok özgür düşünüyorum, çok özgür konuşuyorum, telefonumla çok özgür haşır neşirim, özel yaşamımda da çok özgürüm diyemez. Herkes kendini otokontrol altında hissediyor. En vahim tablo da bu, en kötü tablo da bu. Yani bir akvaryumun içerisindeki balık gibisin ve sürekli seni gözleyen gözler var. İstediğin gibi özgürüm diye yüz sonuçta akvaryumun içindesin, bir okyanustaki balık gibi değilsin. Bu açından da gazetecilere çok önemli görevler düşüyor.


Önce basın özgürlüğü

Türkiye’de özgürlükleri savunmak da gazetecilerin işi. Önce basın özgürlüğünü savunacak, sonra ülkenin özgürlüğünü savunacak. Özgürlükleri savunmak kadar doğal bir şey yok. Bunları yaparken insanlar birbirini korkutuyor; ‘sen çok konuşuyorsun senin de başına bir şeyler gelebilir, sen çok laf ediyorsun senin de başına bir şeyler gelebilir, sen çok ileri adımlar atıyorsun senin de başına bir şeyler gelebilir” diyorlar. Yani gelebilirse gelebilir ama bu yolda eğer mücadele etmezsen Türkiye’nin sonunun çok iyi olmayacağını görerek susmak da insanın kendi vicdanıyla, beyniyle çelişen bir durumdur. En azından başımı yastığa koyduğum zaman vicdanen rahat uyuyorum. Demek bu çok önemli bunu yapıyorum, bunu yapmalıyız diye düşünüyorum. Ben bütün gazeteci arkadaşlarımın özgür olduğu bir ülkede yaşamak istiyorum.