Güncel Haberler:

Hasan Dalgıç: “Gazetecilik 2001’de bitkisel hayata girmiştir”

05.07.2016

Röportaj: Seher DENİZ



Basın Camiasının sevilen isimlerinden Gazeteci-Yazar Hasan DALGIÇ…

Hasan DALGIÇ ile gazetecilik mesleği, başarıları ve fotoğraf üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.

Gazetecilik mesleğinin öldüğünü söyleyen Dalgıç; “Gazetecilik 2001 yılında bitkisel hayata girmiştir. Çünkü habercilik ölmüştür.” dedi.



Hasan Dalgıç’ı tanımayan yoktur basın camiasından… Ancak daha yakından tanımak isteriz…

Ben 1965 yılında Ankara'da doğdum. İki kardeşim var. 11 yaşındayken İzmir'e geldik ve İzmir aşkı başladı. Ailemin ekonomik durumu iyi değildi. 9 yaşında Kızılay Meydanı'nda su satarak çalışmaya başladım. Okula da masraflarımı kendim karşılayarak gittim. Babamın baskısıyla lisede meslek lisesini tercih ettim. Meslek lisesine gitmeyi çok istemediğim için meslek lisesi sınavında çok uğraşmadım hatta erken çıktım. Sonuçlar açıklandı ve o liseye birincilikle girdim. Gazeteci olma isteği okulda meydana çıktı. Bir öğretmene yapılmış bir haksızlığa ben nöbetçi öğrenciyim diye müdahele etmiştim.

Bizim sınıf ile başka bir sınıfın voleyvol maçında diğer takım sürekli küfür ediyordu. O küfürlere engel oldum. Arkadaşımla konuştuk tutanak tutup müdüre vermeye karar verdik. 12 Eylül sonrasının ağır dönemi devam ediyor. Ertesi gün ortalık karışmış, çocukların aileleri okula gelmiş, Böyle bir olay yaşanmadığını, çocuklarına iftira attığımızı hatta bizim anarşist olduğumuz gibi birçok şey söylemişler. Müdür bizi çağırdı ve olayı araştırdığını böyle bir şeyin yaşanmadığını söyledi. Biz yaşandığı konusunda ısrar etsek de kanıt sordular. Bize kınama cezası verildi. Ben 1. ve 2. sınıfta okul birincisiydim. O dönemde okul birincilerine üniversite sınavlarında kontenjan ayrılıyordu. Müdür ve tayfası benim notlarımı tırpanladılar ve beni ikinciliğe düşürdüler. Ama o öğretmen, bir gün sınıfta "Yarın okulları bitireceksiniz, hayata atılacaksınız  bazen haklı olduğunuz halde konuşamayacağınız halde konuşamayacağınız durumlar çıkacak." diyerek bana gönderme yaptı. Ben de o an, hayat boyu başıma ne gelirse gelsin konuşacağıma dair bir karar aldım. Hem kendi hakkımı hem de başkalarının hakkını savunmak için gazeteci olmaya karar verdim.

Üniversitede ekonomik nedenlerden okulu bir yıl dondurmak istedim. Okul sekreteri çağırıp ara verirsem bir daha dönemeyeceğimi söyledi. Türk Eğitim Vakfı'ndan burs alıyordum ve o burs sayesinde üniversiteyi bitirdim. Bir fotoğraf makinesi alma imkanım yoktu. Kendi kazandığım para ile güç bela Zenit makine aldım. Bir dönem, gazetede staj yaptıktan sonra bıraktım askerliğe kadar traktör yedek parçacısında iş buldum. Askerden geldim hala başka işler yaptım. Sonra evlendim ama işsizim. Ben dayıma yardım amaçlı boya badana işlerini öğrenmiştim. 3-4 gün o işlerde çalıştım. Orada çalışanlardan birisine hangi okuldan mezun olduğumu söyleyince inanmadı. Üniversite mezunu olsam bu işte çalışmayacağımı düşünmüş. İnanmayınca bana koydu. Ben de tekrar gazetelerde iş aramaya başladım. Her şeye razıydım ama iş yok. Sonra Yeni Asır'a gittim.

Polis-adliye muhabiri olarak bir gün deneme süresi verdiler. Yeşilyurt Devlet Hastanesi'ne hastane muhabirliği yapmaya gönderdiler. Polis kucağında kanlar içinde bir kadını getirdi. Hemen 7-8 kare fotoğraf çektim. Arkaya döndüm bana işi öğretsin diye yanına gönderildiğim kişi daha makineye flaşı takmaya çalışıyordu. Sonra kadının ailesine telefon açtı hikayeyi öğrendi. Evine gittik hikayeyi tamamladık. Benim çektiğim fotoğrafları karanlık odadan aldık baktık çizilmiş. Fotoğrafları kurtarmaya çalıştık ama olmadı. Bana o fotoğrafın ödül bile alabileceğini söylediler. Çektiğim fotoğrafları ve yakaladığım haberi beğendiler işe başladım.

Sonra adliyeye geçtim. Adliye zor bir yerdir. Adliyede o dönem Hakan Tartan, Yılmaz Soytürk ve Mustafa Balbay gibi isimler var. O dönemde stajerim ve onlarla mücadele ediyordum. Adliyede haber atlatmaman lazım. En yakın arkadaşına haber atlatıyorsun, atlatmak zorundasın. O dönem adliyeye kimse gitmek istemiyordu ben gidebileceğimi söyledim. Yapamazsın dediler. Ben yine de gittim. Mubaşirlerle konuştum işi sordum. İlk gün özel haberle dönünce dönemin Yazı İşleri Müdürü Yılmaz Özdil benim kim olduğumu sormuş. Sonra ben adliyede kaldım. Yeni Asır'a ilk girdiğimde sigortam ve kadrom yoktu. Ev kiram 900 lira, benim maaşım 600 liraydı. Ama ilk ayki performansımdan ötürü bana bin lira verdiler. İşe ilk girdiğinde bir yıl çalışırım ve bir kademe geçemezsem bırakırım diye düşünmüştüm. Her ay zam aldım.

Daha sonra Günaydın Gazetesi'nde polis-adliye muhabiri olarak çalışmamı teklif ettiler. Yeni Asır'da aldığım paranın 2.5 katını verdiler.  Gazeteye döndüm ayrılacağım. Yılmaz Özdil ile karşılaştık gideceğimi söyledim "Saçmalama bir yere gidemezsin" dedi. Anlaştığımı söyleyince alacağım parayı ve kadro durumunu sordu. Anlattıktan sonra o şartlarda kal diyemeyeceğini söyledi. 1998 yılında Milliyet Gazetesi'nden teklif geldi. Bir haberler yaptım akla hayale sığmaz. Üç ay geçmeden gündüze geçtim, altı ay sonra istihbarat şefi oldum.


Fotoğraf sizin için neyi ifade ediyor? Ve fotoğraf çekerken nelere dikkat edilmeli?

Bir haberin, fotoğraf ve başlık olmak üzere iki ana ögesi vardır. En ideal başlık iki kelimeden oluşur. İki kelimede sen onu anlatıyorsan, o fotoğrafı gördüğünde okuyucunun gözü o haberde kalıyorsa o haberi okutursun demektir.
Fotoğrafçılığı öldüren şeylerden birisi bu işin artık tamamen otomatiğe geçmiş olması. İyi bir fotoğraf çekmek istiyorsan hangi enstantene ve diyaframdan çekeceğim ışığı nereden düşüreceğim bunu biliyor olman lazım. Artık makineler manuel çekme imkanı bırakmıyor ve otomatikte çekiyorsun. O fotoğraf olmuyor. İkincisi kadraja oturtacağın ve anlam katacağın bir şey yaratmak. Onu o kareye yerleştirmen lazım. Her zaman söylediğim bir söz var "Fotoğrafı önce göz çeker". Kadraj benim gözüme yerleşmiştir. Ben yolda yürürken kadrajı yaparım ondan sonra fotoğrafı çekerim.

Haber fotoğrafçılığı ise hıza dayalıdır. Haberde neyi anlatıyorsan fotoğrafta onu koymalısın. Fotoğraf yarı yarıya haberi anlatmalı. O yüzden kurguyu kendin oluşturabilirsin ama olay fotoğrafçılığında öyle bir şansın yoktur. Orada hız ve fotoğraf bilgisi gerekir. Mesela, Selim Yaşar'ın trafik kazası sonrası hastanede fotoğrafını sadece ben çektim. Ben çok iyi bir foto muhabir değilimdir. O hastanede yeri bulduk. Farkettim ki korumalar bana bu fotoğrafı çektirmeyecekler. Demek ki tek kare şansım var. Oradaki ışığın durumunu, mesafeyi iyi hesaplayıp o tek kare şansımı kullanmam lazımdı. Ben de sakladım makineyi, diğer foto muhabir arkadaş da geldi. Menzile girmesini bekledik. Ayağa kalkınca üç beş kişi bir anda üstümüze geldi. Ben korumanın omzunun üzerinden uzanıp fotoğrafı çektim. O hareketi yaptığım için fotoğraftaki herkes dönüp objektife baktı. Tek kare çekmişim o da olmuştu.

Fotoğrafı çekerken ya kurgu olacak ya da olay fotoğrafı olacak. Makine Senin elin bir parçası olarak çalışmalı. Bunun için de manuel çekmek lazım. Bana göre fotoğraf çekeceksen ya çok öfkeli zamanında ya da çok neşeli zamanında çekeceksin. Ben öfkeli zamanlarımda çekiyordum. Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun bir şiiri var "En az 3 dil bileceksin, en az 3 dilde ana avrat dümdüz gideceksin" diyor. Benim kullanabildiğim diller Türkçe ve okulda yarım yamalak öğrendiğim Almanca ve üçüncü dilim fotoğraf dili oldu. Bazen ana avrat dümdüz gidiyorum bazen de şiirin devamında dediği gibi fotoğraf bir tutam ot oluyor.


Günümüzde gazeteciliğin geldiği nokta ile ilgili neler söylemek istersiniz…

Ben gençlere gazeteciliği tavsiye etmiyorum. Gazetecilik 2001 yılında bitkisel hayata girmiştir. Çünkü habercilik ölmüştür. Bir kere bizim zamanımızda haberden boş dönme diye bir şey yoktu. Habere gidilen yerde üç gün yatmak gerekiyorsa üç gün orada yatılırdı. Ben boş döndüğümü bilmem. Gazetecilik, yanlış kullanılan bir güç varsa o gücü denetleyen bir mekanizmadır. Bu ortadan kalkmış. Bu mesleğe Türkiye'de yazık edildi. Yazıktır gençler okuyor yıllarını veriyor çalışabileceği yer yok. Hadi onu da bulsa bile yapmak istediği haberi yapma şansı yok. Şuradan dışarı çıksan hangi işi yaparsan yap asgari ücret alacaksın. Ama şu an asgari ücret bile vermiyorlar. Nasıl gazeteci yetiştireceğiz? Nasıl bu gençler hesap soracak? Ben 1998 yılında Uşak Valisi'nin suratına telefon kapattım. Vali beş dakika sonra aradı ve son zamanlarda ruh sağlığının yerinde olmadığını söyleyerek özür diledi. Bugün bir kaymakamın yüzüne telefon kapat bakayım ne oluyor. O cesaretiniz var mı? Daha önemlisi o dönem böyle olaylarda gazete arkamızda dururdu. O adamın benimle uğraşma şansı yoktu. Yıllar sonra o adamın yolsuzluğu ortaya çıktı başka yere sürüldü. Ama ben haklı olduğumu biliyordum.. Demem o ki, bu işe aşıksanız yapın değilseniz bırakıp başka iş yapın. Ben kızıma bu mesleği yaptırmadım. Yapacak olan genç gazetecilere İstanbul'a veya yurtdışına gitmelerini tavsiye ediyorum. Fotoğraf mı çekeceksin git yabancı bir ajans için çek.


Şu an bir ajans, danışmanlık ile ilgili bir projeniz var...

Daha istediğim şeyleri yapamadım ama bir ajans kurdum. Ben emekliyim zaten. Bu iş, para kazanmak amaçlı değil. Birincisi insanı bu alandan o aşk koparmıyor, ikincisi birilerini yetiştirmek ile ilgili. Zaten birçok kişi yetiştirdim. Bir tanesi Nusaybin'de şu an. Birkaç defa bana "Ustamsın hakkını helal et" diye yazdığı mesajlar var. Zorluklarla baş edebilme yolunu ben öğrendim onlara da öğretiyorum. Fotoğraf  benim için bir dil ben orada bir şey anlatıyorum, alacak olan alıyor.


Ödül aldığını birçok fotoğrafınız var ve yaşama dair çok güzel fotoğraflar çekiyorsunuz. İleride sergi düşünceniz var mı?

Evet sergi açmayı düşünüyorum. Şu an bunun hazırlığı içerisindeyim. İlerleyen zamanlarda duyurusunu yapacağım.