Güncel Haberler:

İlhan Şeşen : ''Ben Bir Vecize Meraklısıyım!''

01.03.2018



İLHAN ŞEŞEN: “BEN BİR VECİZE MERAKLISIYIM!”


Bazı isimler var ki, hayatımızın bir döneminde illa ki iz bırakıyor. En değerli, en acılı, en hüzünlü, en neşeli anlarımıza bazen tercüman bazen dost oluyor. Bizi müziğin sihirli ellerine bırakıyor. Üstünden yıllar geçse de her dinleyişte o ana geri götürüp, zamanda yolculuk yaptırıyor. Peki ya siz kime söylemiştiniz “Ellerimde Çiçekler”i? O değilse “Neler Oluyor Bize”yi? Biliyorum röportajı okumayı bitirdiğinizde şöyle bir baştan sona hepsini dinleyeceksiniz. Şarkılarına dalmadan önce bir de başarılı besteci, yorumcu, oyuncu İlhan Şeşen’den dinleyin, nasıl çıktı o şarkılar?




İlhan Şeşen kendini nasıl anlatır? İlhanla İlhan Şeşen arasında fark var mıdır?

Siz istemeden de birtakım farklar oluşuyor. Ama tabii düşünerek kendinizi buluyorsunuz. Ben şimdi bakıyorum bir fark yok. Eskiden ne diyorsam hâlâ onları söylüyorum. Fikrim çok fazla değişmemiş. Bu sabit fikirlilik değil ama gerek sosyal olaylara gerek sanata gerekse aşka karşı gençliğimde veya şarkılarım sevilmeden önceki dönemde neysem oyum. Tanıdıklarım da öyle diyorlar.





“MÜZİĞE DÖNMEZSEN BENİ ABİLİKTEN SİL!”

10 yıllık bir avukatlık süreciniz var. Sonrasında müziğe geçiş yaptınız. Bu geçişin nedeni nedir?

Bir tek nedeni var. Abim. Abim benim idolümdür. Kaptan pilottur, jet pilotu... Bursa’daydım ben avukatlık yaptığım zaman ve çok büyük bir bankanın hukuk müşavirliğine gelmeme iki senem kalmıştı. Abim bana Bursa’dayken telefon etti. “Müziğe dönmezsen beni abilikten sil!” dedi. Bunu çok ciddi söyledi. Benim gençliğimde ilk yaptığım şarkıları beğenen, abimdir. Nedense o çok güvenirdi şarkılarıma. Müziğe dön deyince bir süre sancı çektim. Gayet iyiydim çünkü, mesleğimde yükseliyordum. Sırf abimin bu lafı üzerine döndüm. Abim bana bunu demeseydi asla dönmezdim.


Müziğe döndüğünüze hiç pişman oldunuz mu?

Hayır, asla. Bu olmasaydı içimde kuruyup kalan bir şeyler olacağı kesindi. O bir ur gibi yaşayacaktı bende. Ne olursam olayım, ne kadar avukatlık mesleğinde, hukukta yükselirsem yükseleyim, ne kadar iyi işler yaparsam yapayım bir yandan içimde şarkı yapmamanın ve şarkılarımı başkalarına dinletememenin uru sürecekti. Abim bana onu demeseydi ben acılar çekip, yokluklar çekip, o süreçleri yaşamayacaktım. Bu şarkılar da hiç olmayacaktı. Bundan teselli buluyorum. Bırakın teselliyi abimin bana dön demesiyle bu şarkıları yapmakla, mensup olduğum milletten öyle bir manevi alacağımı aldım ki şarkılar sayesinde, artık benim hiçbir manevi alacağım kalmadı. Şimdi düşünüyorum, bu durumda olmak güzel bir şey. Bütün manevi alacağınızı almışsınız. Herkes, çoğunluk sevmiş şarkılarınızı bu çok hoş bir duygu. Ben bu duyguyu bastıran bir adamım yoksa bu duygu insanı insan olmaktan çıkarır.

Ölçülemediğiniz, sadece şuur altınızdaki duygularla hareket ettiğiniz zaman saçma sapan biri olur çıkarsınız. Benim sözlükten kaldırdığım bir kelime vardır. Gurur. Baskılamadığınızda o başlar ki, işte o çok kötücül bir şeydir. İnsan kendiyle gurur duyar mı? Gurura benzer bir şey değil ama büyük bir tatmin olduğu kesin. O tatmin olunca da başka bir şeyler istememeye başlıyorsunuz. Ondan sonrası da kalenderliğe gidiyor. Kabul etmeye gidiyor.



Kariyerinize Grup Gündoğarken ile başladınız; ancak sonra solo olarak devam ettiniz. Kısaca bunun nedenini ve sürecini öğrenebilir miyiz?

Zaten abimin bana müziğe dönmezsen beni abilikten sil diyecek raddeye varmasının sebebi Grup Gündoğarken’in diğer iki üyesi olan yeğenlerim, yani ağabeyimin oğullarıdır. Ben 1971 yılında bir plak yapınca benden heveslendiler. Onlar da müziğe başladılar. Ağabeyim onlar da müziğe başladığı için belki bir babalık duygusu olarak, dönmezsem onların da müziği bırakacağından endişe edip, bir yandan onları da kurtarmak için bana rest çekmiştir.

Ben Bursa’dan İstanbul’a onlar için döndüm. Bir buçuk yıl çileli bir macera geçirdik. Sonra Gündoğarken olarak bir grup kurduk. İyi işler yaptık, bir kesim bizi sevdi. İlerleyen zamanda bana bir solo albüm teklif edildi. Yeğenlerime böyle böyle bana bir solo albüm teklif edildi dedim. İyi, yap dediler. Ama “Bu albümün herhangi bir safhasında, albüm Gündoğarken albümü olarak çıksın derseniz, hangi aşamada olursa olsun gelin, ben tek başıma yapmam bunu Gündoğarken olarak çıkarırız.” dedim. Bir kere bile stüdyoya uğramadılar. Bu şikâyet değil ben vakayı söylüyorum. Gelselerdi eğer, Gündoğarken albümü olsun deselerdi. Benim yaptığım albüm Gündoğarken albümü olarak çıkacaktı. Bunu firmaya da söyledim.

Albümü bitirdim. Bir gün Gökhan’a, üyelerden birine, büyük yeğenime dinlettim. Albüm budur, katılmak istiyorsanız gelin katılın Gündoğarken olarak çıksın dedim. Fakat albümü beğenmedi. Sen bunu çıkar amca dedi. Amca lakabını da pek sevmiyorum. Velhasıl ben bu albümü çıkardım, albüm patladı. Öyle bir patladı ki etkisi bana kadar geldi. Beni konsere tek başıma istemeye başladılar. Ben bir süre hayır biz Gündoğarken olarak geliriz diye ısrar ettim. Fakat sonra öyle bir konser dizisi teklifi geldi ki reddetmeme imkân yoktu. Artık patlayan şeyi paylaşmalıydım. Böylece bir kopuş oldu. Onlar bana “Biz Gündoğarken olarak devam edebilir miyiz?” dediler. “Tabii çocuklar, tabii edebilirsiniz.” dedim. Yani bu ayrılığın tek sebebi onlar aslında. Ben onlara gelin katılın dedim ama sevmediler albümü, sen çıkar dediler. Albüm çıkıp, patlayınca onlar da ezildi altında, ben de ezildim.


Patladı dediğiniz albüm Neler Oluyor Bize albümü değil mi? O albümün etkisi devamında nasıl oldu? Neden patladı sizce?

Benim şarkım olduğu için söylemiyorum sadece güzel olan şeyler patlar. Öyle bir tercüman olmuşum ki mensup olduğum milletin diline, ben de farkında değilim. O sırada Gündoğarken ekibiyle biz hala beraberdik ve benim yazdığım bir oyunu oynuyorduk. Her şey Şahane isimli oyundu. Beyoğlu’nda bir cumartesi günü iki temsil matine ve suare oynuyoruz. Matine suare arasında biri geldi bana dedi ki, “Ağabey bütün İstiklal Caddesi’nde senin şarkı çalıyor.” O arada İstiklal Caddesi’ne çıktım. Nereye saklanacağımı bilemeden tekrar tiyatroya geri döndüm. Aslında kimse bana bakmıyor, tanımıyor beni ama ben saklana saklana yürüyorum. Kuliste çocuklara her yerde benim şarkı çalıyor dedim. Çünkü bütün plakçılarda çalıyordu, bütün! Devamında dediğim gibi konser dizileriyle aldı başını gitti.

“HER ŞEYİ ŞARKIYA ÇEVİRME TUTKUM VAR.”



Bestelerinizi nasıl yapıyorsunuz? Nasıl bir ruh halinde, nasıl bir ortamda?

Birincisi, yalnız olmak gerekli... Yalnız olmadan beste diye bir şeyin yapılmasına imkân yok. Evde kedi bile dolaşsa konsantreyi bozar. Fakat ben bunu ruhun sapkınlığı olarak görüyorum. Sapıklık değil sapkınlık. Normal değil. Çünkü ben her şeyden beste çıkartıyorum. Dolaşıyorum bir şey görüyorum veyahut biri bir şey söylüyor, ne güzel laf diyorum. O lafı kafamdan geçirirken melodi de geliyor. İşte öyle zamanlarda toplum içindeysem çıldırıyorum. Hemen cep telefonuna mırıldanarak kaydediyorum.

Artık vazgeçmek de istiyorum ama berbat bir şekilde her şeyi şarkıya çevirme eğilimim, hatta tutkum var. Devamlı şarkıya çevirmeye çalışarak dolaşmak da biraz insanı daraltıyor ve asosyal yapıyor. Bazen gittiğim yerlerde suskun kalıyorum, konuşmuyorum. Çünkü aklımdaki melodiyi ya unutursam diye kafamda döndürüp duruyorum. Kaldı ki böyle, unuttuğuma üzüldüğüm birçok şey vardır. Not etmemişim, birilerinin içindeymişim kaynamış gitmiş. Hiç hatırlamıyorum. Kısaca ben bir vecize meraklısıyım. Bu merak o şarkıları yapmaya götürüyor.




Bugünkü müzisyenlerin ürettiği besteleri nasıl buluyorsuuz? Ülkemizdeki müzik hakkında, hatta dünya müziği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yarı şaka ama ciddi tarafı daha ağır basıyor. Beni hiç ilgilendirmiyor. Neden? Yapılan şey bir müzik, bunu ben sevmeyebilirim ama o bir müzik ve onu sevenler var. Yapılan şey yani müziğin kendisi o kadar iyi ki, yapılan şeye kötü diyemiyorum. Neler var dinleyemiyorum bile ama bu müzikle uğraştıkları için kötüleyemem. Youtube’a yazıyorsun şimdi, dinliyorsun. Rezalet! Ama onu bana tavsiye eden arkadaşım o müziğe bayılıyor. Elektronik müzik mesela bana hiçbir şey ifade etmiyor ama “müzik” olduğu için onaylıyorum.

“OYUNCULUĞUN KOLAY OLUŞUNUN İKİ NEDENİNİ BULMUŞTUM.”







Oyunculuğun sizin için yeri nedir?

Gençliğimden beri meraklı olduğum bir heves. Oyuncu birden bire olunmaz. Bir şeyleri öğrenmeniz lazım. Bu uzun sürüyor. Benim oyunculuk merakımın ve iyi oynamamın iki sebebi var. Bir Levent Kırca’yla 10 sene yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeden, senede üç dört tane oyun sahneye koymak, oynamak. Bu ciddi bir eğitim. Ardından iki sene Ferhan Şensoy’la aynı oyunda oynamak. Ferhan’a ben son oyunda “Ferhan senden çok şey öğrendim. Çok teşekkür ederim” dedim. Bana ne dedi biliyor musunuz? “Ben de senden çok şey öğrendim. Artık tiyatroda ne yapılmaması gerektiğini biliyorum.” dedi. Tiyatronun sayılı adamlarından birinden son dersi böyle kafana balta vurarak yemek, bütün bunlar oyunculuk hakkında öğrendiklerimin ispatı. İkinci sebep de oyunculuğun kolay oluşunun iki nedenini bulmuştum. Bir; utanmayacaksın, iki; yönetmen ne diyorsa onu yapacaksın.





Aklınızda en çok yer eden, iyi ki oynadım dediğiniz karakter veya proje nedir?

Bir düşününce, şöyle aklıma ilk gelen proje Aliye. Birçok film, dizi çektik. Mesela en son Sinan Çetin’le bir film çektik. Hala yayınlamadı. Buradan kendisine mesaj gönderiyorum. Büyük bir başlık altında yazın. Sinan’a seslendi! deyin. O filmdeki rolümü çok sevdim. Aliye de ilk dizi deneyimim değildi ama oradaki karakter benim yapıma uygun olduğu için iz bıraktı sanırım, dürüst, mesleğini doğru yapan bir diş hekimini canlandırdım. Diş hekimleri bana “Diş hekimlerini çok iyi temsil ettiniz.” diyerek ödül verdiler. Rol ayırt eder misiniz derseniz eğer hayır, her rolü oynarım! Yeter ki senaryonun geneli güzel olsun. Yoksa kötü adammış, serseriymiş evsizmiş fark etmez. Evsizlere dair bir film de çekmiştik, o da yayınlanmadı.




O çekilen fakat yayınlanmayan filmler nedir?

Sinan’ın çektiği Propaganda 2, diğeri de Şehrin Efendileri.




“BİR MESLEK SİZİ BIRAKMADAN SİZ ONU BIRAKMALISINIZ.”


İstanbullu Şarkılar isimli bir albümünüz çıktı yakın zaman önce. Neler söylemek istersiniz bu albümle ilgili?

Bu benim için çok kolay yapılacak bir projeydi. Çünkü benim, içinde İstanbul lafı geçen veya sadece İstanbul için yapılmış 10-12 şarkım zaten vardı. Bunu ben istedim. İsmi de beğendim “İstanbullu Şarkılar”. Hücum kayıt dediğimiz tarzda kaydedildi. Yani çok kalabalık bir orkestra yoktu. Bir “ara proje” sayabiliriz. Çok şarkım birikti ve asıl yapmak istediğim hepsini son bir albümle bir araya toplamak, ardından da bırakmak. Bırakmak deyince yanlış anlaşılıyor. Müziği bırakmak değil yalnızca artık albüm yapmak istemiyorum. Onun öncesinde “tribute” albümüm çıkıyor. Eş zamanlı Burçin Büke’yle birlikte Ciddi Eğlenceli diye bir albüm yaptık. O çalışmada da tek piyano ve ben, başka hiçbir şey yok. Bir de hakikaten o kadar çok birikti ki eski şarkılarımı sevemiyorum artık. O kadar çok yeni var ki. Toparlasam iki albüm çıkar. Bana itiraz etmezlerse, adına jübile demek istemiyorum ama beni rahat ettirecek son albümümü yapmak istiyorum. Buna bir tek sebep var. Bunu başarabilirsem sürekli şarkı yapmak üzere dolaşan bir adam olmaktan kurtulacağım. O hâlden çıkmak istiyorum artık. Çünkü biri bir cümle ediyor, haydi bakalım… Ya otelden çık ya da dışarıdaysan otele dön, onu geliştirmeye çalış.

Senfoni konserinde mesela gitar çalmayacağım için gitar getirmedik, bundan rahatsız oluyorum. Ben gitar bulunmayan yerde rahatsız oluyorum. Gittiğim ziyaretlerde de evde gitar yoksa geriliyorum. Çalmayacak olsam da yakınımda gitar bulunsun istiyorum. Konser saatine iki saat var gitarı soundcheck için götürmüşler. 2 saat otel odasında gitarsız duramadım. İzmir’de olmuştu bu olay hatta, resepsiyona sordum en yakındaki müzik mağazasını tarif ettiler. Gittim oradan gitar aldım. Çalmadım ama odaya koydum. Elbette az biraz tıngırdatmışımdır. Bu rahatsızlık da artık bitmeli, insana sadece ufka bakmanın güzelliği yetmeli. Daha doğrusu burada şöyle bir kaçış da var. O meslek sizi bırakmadan siz onu bırakmalısınız.


“HAVA DEĞİL TOZ SOLUYORUZ.”




Şu an Bodrum’da yaşıyorsunuz yanlış bilmiyorsam… İstanbul’u bırakma sebebiniz neydi? Yaşamak niye zorlaştı İstanbul’da?

İstanbul’dan girersem çıkamayız. İster iyi olsun, ister kötüye doğru gitsin. İstanbul şu an büyük bir şantiye… İnsanların çokluğu, trafik sorunu, bunlardan vazgeçtim. Özellikle bizim oturduğumuz mahalle toz duman içinde, ben bu yüzden doktor maskesiyle geziyorum. Ne yapayım çıkıp sloganlar mı atayım mahvettiniz İstanbul’umuzu diyerek? Yapılacak bir şey yok.

Ben yürüyüş yapmayı çok seven biriyim. İstanbul’da yürürken Kadıköy, Bağdat Caddesi civarında yürürdüm. Artık yürüyüş yapma keyfimi kaybedip bu huyumdan vazgeçtim orada. Her yerde inşaat olduğu için koca bir vinç tepemde sallanıp duruyor. Aman dikkat karşı kaldırıma geçeyim üstüme bir şey devrilmesin diye ilerlerken yürümek bir mücadeleye dönüşüyor. Geçtiğim kaldırımlar düzgün olsa keşke, onlar da inşaat nedeniyle kırılmış dökülmüş paramparça olmuş. Dolasıyla yürürken çok dikkatli olmalı... Artık çevremizi inceleyerek keyifle yürüme lüksümüz yok. Zaten hava değil toz soluyoruz.

İstanbul’un tramvaylı zamanını da yaşadım, şu halini de yaşıyorum. Eskiden çok güzeldi, şimdi çok berbat! Arada böyle bir fark olduğu için tamamen egoistçe bir düşünceyle ben burada ne nefes alabiliyorum ne yaşayabiliyorum, ne de yürüyebiliyorum o hâlde başka yere gitmeliyim dedim. Bodrum’da da sakın zannedilmesin lüks bir villada yaşıyorum. Site içinde bir evim var. En önce şu nedenle gidiyorum; Hava alıyorum. Soluduğum şey toz değil. Biraz abartıyorum ama herkese bunu söylemek istiyorum. Herkes maskeyle dolaşmalı. Bağdat Caddesi’ne karşıdan bir bisikletli çocuk geliyor. Üzülüyorum, durdurup söyleyeceğim maske tak diye ama söyleyemiyorum. Çünkü baş edebilecek durumda değilim. Bir kişi bile görmedim benim dışımda öyle dolaşan. Doktor maskesi de dikkat çekiyor diye bisikletçilerin taktığı bir bandana var onu kullanıyorum.

İstanbul bu hâlde olunca kaçmak zorunda kalıyoruz. Sadece ben değil, birçok kişi kaçıyor. Aynı şikâyetler çok kişide var. Ben sadece dile getirme fırsatı bulabiliyorum. Tavsiyeleri ve nasihatleri sevmem ama tavsiye ediyorum. Herkes o bandanalardan alsın ve kendi sağlığı için öyle dolaşsın.

Somut olarak İstanbul’dan kaçmamın nedeni bu ama İstanbul’a hâlâ aşığım. Yağmur yağdığı zaman bayılıyorum oraya. Çünkü tozu indiriyor aşağı, çamur oluyor ama hiç olmazsa temiz hava alıp vinçler arasında dikkat ederek dolaşabiliyorsun. Şimdi bu bir şikâyet mi? Evet şikâyet. Bu kalenderlik gibi görülebilir ama temiz havayı içime çekiyorsam ben mutlu oluyorum. İçimde birtakım acılar barınsa bile, dertlerim olsa da… Hatta son yaptığım şarkılardan birinin adı Neyse ki Hava Güzel.

“İNSAN YALNIZKEN YAPTIKLARIYLA VARDIR.”




Sanatın birçok alanında çalışan bir kişi olarak sanat üretmek isteyen gençlere tecrübelerinizle ilgili iletmek istedikleriniz nelerdir?

Unutmamaları gereken yegâne şey; çalışmak, çalışmak, çalışmak… İnsan yalnızken yaptıklarıyla vardır. Yalnızken ne yapıyorsan bütün hayatında da ancak onunla var olabilirsin. Hangi alandaysa, örneğin resim, onun üzerine çalışmak. Çalışmanın içine sadece çalışmak giriyor. Başka hiçbir şey yok! Okumak. Meraklı mısın? İstediğin her alan yazılmış onlarca kitap var, oku o zaman! Biri bir alanda ancak o iş rüyasına girdiği zaman başarılı olur. Bu önemli bir ölçüdür. Eğer yaptığın iş senin rüyana giriyorsa demek ki çalışıyorsun. Başka bir ispatı yok. Rüyana girdiyse korkma, çalışıyorsun. Benim birdenbire rüyamda bestelediğim şarkılar olmuştur. Hem de o kadar güzel ki, şaheser! Ömrümde bir veya iki defa uyandım, yazdım, şahaneydi.

Ben profesyonele yakın bilardo oyuncusuyum. Türkiye Şampiyonaları’na katılmışlığım da var ama hiçbir derecem yok. Ama bilardoya kafayı takıp çalışmaya başladığım andan itibaren rüyamda bilardo oynamayı çok yaşadım. Çünkü bütün gün ona çalışıyorum. Hatta bilardoya verdiğim emeği müziğime verseydim ben bugün virtüözdüm.

Ustaların dediğini yapmak da tabii çok faydalı oluyor. Örneğin benim bestelerim güzelse tek sebebi vardır. Erkan Oğur! Erkan Oğur’un bana seneler önce dediği bir sözle ben daha iyi beste yapmaya başladım. Bir beste yaptım, kendisine götürdüm. Bana “Biraz daha yakın aralıklar, yakın sesler kullanarak yapsana bestelerini.” dedi. Yani beni eleştirdi. Yakın aralıklar mı? Bir taktım kafaya, ondan sonra benim bütün bestelerim gelişti. Ustanın dediğini yapmayıp itiraz edersen olmaz. Ustalara verilen tavizlerdir başarı.

Merak ve çalışmak… Örneğin ben kötü gitar çalışıyorum. Çünkü gitara az vakit ayırıyorum. Bir etüt yapayım diyorum, etüt yaparken elim kayıyor. Elim kayınca bir nota çıkıyor. “Daha tatlı oldu bu ya” deyip beste yapmaya koyuluyorum; tabi olarak etüt yarım kalıyor. Etüt yapmak başka şeydir, beste yapmak bambaşka. Enstrümanda virtüöz olabilmek için önerim gençlere şudur; günde sekiz saat! Sazlarında virtüöz olanlar hep böyle başarıyor. Çalışmak çok sıkıcı bir şey biliyorum ancak bir süre sonra iyi yapmaya başladığını keşfettiğin zaman kolaylaşıyor.





Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederiz… Ege Life okuyucularına söylemek istediğiniz son bir şey var mı?

Bunu çok kişi söylediği için kalıplaşmış bir şey ama İzmirliler ve İzmir’i çok seviyorum. Geldiğim zaman bana Türkiye’nin birçok şeyini affettiriyor. Çünkü burası özgür, rahat… Hukukta bir tabir vardır. Zımni olarak, yani konmamış kuraldır. İzmir’de zımni olarak özerk. İzmir için şunu derim; yaşanacak yer!