Güncel Haberler:

İzmir Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Çağatay Özçelik ile Sahne Arkası

06.12.2011


 


‘ANAM BACIM AVRADIM’ oyunuyla da adından çokça söz ettiren İzmir Devlet Tiyatrosu sanatçısı Çağatay Özçelik ile sahne arkasında oyunculuğa ve yaşama dair ne varsa konuştuk.

Bazen çok duygulandık, bazen sustuk…



Çağatay Özçelik'i tanıyalım mı?

19.06.1973 doğumluyum. İlkokul yıllarında yuttuğum sahne tozu beni böyle yaptı:)


Sahne dışında neler yapıyorsunuz?

Boş zamanlarımda bisiklete binmeyi, fotoğraf çekmeyi spor yapmayı, film izlemeyi ve playstation oynamayı severim.


Başka?

En keyif aldığım anlar sahne üstünde olduğum anlardır. Orada başka bir şey oluyor. Adrenalin, heyecan, korku, zevk… Hepsinin iç içe canlı performans olması işin keyifli yanı. Sanırım yıllarca bu yüzden oyuncunun er meydanı oldu tiyatro sahnesi. Ben oyuncuyu bıçağa, sahneyi biley taşına, yönetmeni de bileyciye benzetirim. Ustalık ister ve günden güne oynadıkça keskinleşir oyuncu. Her işteki tecrübe gibi burada da had safhaya ulaşır. Ama günümüzde bazı rejisörler gerçekten bıçağı o biley taşına öyle sürtüyor öyle sürtüyor ki… Rejisörlük en basit tanımıyla belki de oyuncuya kafasındaki oyunu tam anlamıyla anlatma, aktarma işi diyebiliriz. Oyuncu olarak sahne üstünde özgür olmayı seviyorum ama yönetmenden de beni aydınlatmasını ve teşvik etmesini beklerim. Sanırım her oyuncu bunu  ister.


‘Anam Bacım Avradım’ oyunu ve oyundaki 3 farklı karakterlerinizi konuşalım mı?

ANAM BACIM AVRADIM

Oyunu okuduğumda, konusunun hem evrensel olması hem de Türkiye’de neredeyse her hafta kadına şiddete yönelik trajik bir olayın yaşanması nedeniyle elbette etkilendim. Sonuçta gerçek tüm çıplaklığıyla hemen her gün yüzümüze soğuk bir rüzgar gibi çarpıyor. İşte bu oyuna hazırlanırken aklımdan çıkmayan tek gerçek de bu soğuk rüzgar oldu. Gerçi oyunda bu soğukluğu seyirciye mümkün olduğunca ılıtarak sunmaya çalıştık. Bunda tüm ekip arkadaşlarımın gerçekten sabır, azim ve disiplinle çalıştığını söylemeden geçemeyeceğim. Hepsine bu vesileyle bir kez daha teşekkür etmek isterim. Provalar boyunca gerek oyundaki oyuncu arkadaşlarım gerekse perde arkasındaki emekçi kardeşlerim ekip olarak oldukça yoğun bir süreç geçirdik. Bu süreçte ben de tüm ekip arkadaşlarım gibi üzerime düşen görevi yerine getirmenin hazzını seyirciyle buluşunca yaşadım. Oyunda birbirinden çok farklı 3 ayrı oyun kişisini provalar boyunca çalışmak ve sonrasında oynamak, benim için hem çok renkli hem de çok keyifli bir süreçti. Nitekim oyun seyirciyle buluştuğunda seyirci de, ben de keyifli dakikalar yaşıyoruz:)) Bu 3 farklı rol kişisine çalışırken öncelikle oyuncunun olmazsa olmazından; gözlem yeteneğinden faydalandım. Ne de olsa hayatımız boyunca birbirinden renkli tipler, karakterler karşımıza çıkıyor. İşin zor olan kısmı, bunları analiz etmek, elekten geçirmek ve tabi ki üzerinize giyebilmek. Sizin oyundaki sapığınız, oyundaki alkol sever Süleyman’ınız ya da genelevde çalışan Selim’iniz... Gerçekten tüm doğallıyla‘SİZİN’ olabiliyor mu? Bunun kararını da seyirci verecek galiba. Tüm tiyatro severleri oyunumuza bekliyoruz.


Ege Life ekibi olarak oyununuzu keyifle izledik. Hatta trajikomik olayların olduğu sahnelerde oyunculuğu alkışlasak mı, sahne için ağlasak mı şaşırarak donakaldık. Peki beklentilerinizin gerçek olduğunu düşünüyor musunuz?

‘Beklentilerimin gerçekliğini' açabilir miyiz?


Oyuncunun yönetmenden bekledikleri?

Bu oyun özelinde mi soruyorsun bu soruyu?


Genel olarak bir oyuncu oynadığı oyunun yönetmenlerinden neler bekler? Sonra oyuncunun seyirciden bekledikleri ve ailesinden beklediklerini de konuşalım…

Öncelikle rejisörden başlayalım o zaman. Rejisörlük gerçekten oldukça zor bir iş. Özünde bu bir aktarma sanatı. Oyuncuya ve seyirciye derdini aktaracaksın. Bunu yaparken aynı zamanda plastik sanat, müzik gibi birçok sanat dalına hakim olacaksın. Oyuncu olarak beklentim aşağıdan yönetmenin trafik polisi gibi davranmadan yönlendirmesidir. Oyuncuyu çok  tıkandığı anda rahatlatmalı, çok rahat bırakmamalı çok da sıkmamalı… Rejisörün tek sorumluluğu aktör değil ki... Işık var, kostüm var, müzik ve dekor var. Reji bize kapıyı  aralar. Gerisi aktörün işi. Zeki olmak yaşamak için yeterli olabilir. Sosyal zekan, hayat zekan adı her neyse başka bir şeydir. 'Sahne Zekası' çok daha başka bir şeydir. Sahne zekası diye bir başka şey var kesinlikle. Seyirci yok ise tiyatro da yok. Bakın, ışık, müzik, makyaj, dekor vs olmasın, tiyatro yine olur. Ama oyuncu ve seyirci iki ruh karşılıklı olmaz ise işte o zaman tiyatro da olmaz. O yüzden seyirci benim için çok önemli. Her temsil yeni şeyler öğreniyorum onlardan. Oyunculuğa ve sahne zekasına dair. İyi ki varlar ve keşke daha çok olsalar. Tabi istisnalar da oluyor. Arada orayı bir sinema salonu gibi görenler şimdilerde son model telefonlarıyla alacakaranlıkta aydınlanan o beyaz yüzler dikkat dağıtan birkaç kötü örnek.


Hiç seyirci nedeniyle konsantrasyonunuzun bozulduğu, repliğinizi unuttuğunuz oldu mu? Suflörler var mı gizli saklı biryerlerde?

Evet.  Çok nadir de olsa özelimde unuttuğum anlar oldu. Suflör ya da suflöz bize daha çok prova döneminde can simidi oluyor. Sonrasında belki beş oyun ya da ilk bir iki hafta sonra her şey düzene giriyor. Oyunumuz bir ay gibi bir ara verdiyse o zaman tekrar bir kaç provadan sonra onlar da eşlik ediyor. Yine ilk hafta o unutma anları oyuncuların kabusu olur çoğu zaman. Biz o anlara “trak” deriz. Çok kısa sürer. Tam trak'tan traktöre geçiş gibi :) Şükür ki benim yaklaşık 15 yıllık oyunculuk yaşantımda çok az olmuş demek ki anımsamıyorum. Genelde ben karşımdakini kurtarmışımdır. Tabi o anki sahneyi de… Bir kez turnede ben de zor duruma düşmüştüm ama itiraf edeyim, işte tam traktan traktöre geçiş anı gibiydi ki şükür oyuncu partnerim beni ve sahneyi çok büyük bir ustalıkla kurtardı. İşte o anlardaki adrenalin çok başka. İlk prömiyer ve ilk seyirciyle buluşma anları unutulmaz olur. Oyuncu arkadaşlar birbirlerine minik hediyeler alır.


Ben oyuncu olsam evde krallığım sürsün isterim. Sen peki başarılı oyunlardan ve o kadar çok alkışlandıktan sonra ailenden ne beklersin?

İşte genelde karışan yer oyuncusun ya seni her dem oynar sanar insanlar. Başarılı bir oyuncu perde kapanınca gerçek hayatta rol yapamaz. İstese de oynayamaz. Bu benim işim. Sen hiçbir berberi sokakta elinde makasla saçı uzun bir adamı kovalarken gördün mü? Evde kendi adıma huzur olsun isterim. Düşünsene seni o gece yüzlerce kişi temsilden sonra ayakta alkışlıyor. Ama evde işler değişir. O söz doğru galiba, “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır.” Başarılı oyunlardan sonra, o kadar alkıştan sonra eşimden ve ileride çocuklarım olursa yanımda olmalarını isterim. Yaptığımız iş gerçekten sancılı. Şimdi bana çok kızacaklar belki dilim sivridir. 'Tiyatro oyunculuğu zordur, yıpratır. Maden işçisi gibiyiz” derler. Bence alakası yok! Tamam bazen çok yoruluyoruz prova dönemi boyunca özellikle finish çizgisine yaklaştığımız son 10 gün. Ama severek yapılan hiçbir işin yorucu ya da yıpratıcı olduğunu düşünmüyorum. Bazen istisnalar oluyor. Kötü oyun, kötü reji, kötü ekip birleşince bazen  dayanılmaz sancılar çekebiliyorsun. Burada da oyun çıktıktan sonra seyirciyle sen baş başa kalıyorsun. O nedenle her durumda işin sevmek zorundasın. Ayrıca dakik ve prensip sahibi olacaksın. Tiyatro saat, dakika şaşmaz. Kendine bakacak oyuncu adam, ruhuna, vücuduna bakacak. Sporumu yapıyorum, alkolü abartmıyorum, sigara kullanmadım. Oyuncunun enstürmanı vücududur. Ona çok iyi bakmalıdır. 6 ayda bir diş hekimine kontrole gidecek,  yılda bir kan testi, check-up yaptıracak. Diri ve taze kalmak zorundasın.


Yeni bir oyunun senaryosu geldi. En çok merak ettiğim konu, roller yazıldı. Kahramanı nasıl hayal edersin ve o rol senin içine nasıl girer? Ne zamana kadar içinde kalır?

Aslında bazen çok çabuk olur. Bazen de sancılı bir süreç yaşarsın. Önce tekst gelir eline rolün bellidir. Sonra oyunu okurum. Bir şeyler çakar zihninde. Dersin ki bu adam ya da bu rol kişisi böyle konuşur, böyle bakar, böyle yürür, böyle durur. Birilerine benzetirsin. Yaşamında görmüş olduğun bazen belediye otobüsünde karşına çıkmıştır bazen de 5 yıldızlı bir otelin plajında ya da kamp yaptığın bir dağ vadisinde. Dersin ki “Evet” Bu tip ya a karakter biraz bundan biraz da şu özellikler taşıyor. Zaten okudukça ve içine girdikçe o tekstin içinden çeşitli doneler yakalarsın. Okuma provalarında az da olsa şekillenir. Ama çok kabasıdır. Yani işlenmemişini düşün. Bir hamur aldın, elinle oynuyorsun. Sahneye çıkıp ezber bitince işin zevkli kısmı başlar. O tipe ya da karaktere hakim olduğun an işlemeye başlarsın ki bunu ben çok yapıyorum. Yaşam ayrıntılarda gizli çünkü. Yani rol belirmeye başlayınca en önce eller belirir. Kafamda nasıl tutar sigarayı, çay bardağını... Çok karakteristiktir eller. Sonra ses vs. derken oluverir. Zaten içten gelir. Sen zevk alamazsan seyirci de alamaz. Yemek yapmaya benzetirim biraz. Tatlı ve leziz olması için yemeğin kısık ateşte pişirilmesi gerekir. Ve hoş baharatlar ister yemek. Başından ayrılmaman gerekli ki elinin lezzeti bulaşsın yemeğe. Sonrası yemek sahnede yenir. Oynadığım roller, tipler kulisimde beni beklerler ve işim de. Ta ki ertesi oyuna kadar. Kulise girince makyajımı yaparken, giyinirken usul usul o tip ya da karakter ruhuma dokunmaya başlar. Oyun bitince kostümler çıkar, makyaj silinir eve gidilir.


Çağatay Özçelik tanınıyor mu sahneye taşıyıp yaşattıkları karakterlerle? Hak ettiği yerde mi? Hayalleri, projeleri konuşalım mı?

Yıllar önce bu tiyatronun bahçesinden içeri girdiğimde henüz Çanakkale'nin Biga ilçesinden gelmiş bir liseliydim. Araya yıllar girdi sınavlar girdi. Aynı tiyatroda İzmir Devlet Tiyatrosu’nun kadrolu sanatçısıyım. Yani istemek başarmanın yarısı derler ya bazen sadece istemek ve çok çalışmak da yetmiyor. Evet çok güzel bir kurumda güzel bir işim var. Bu işin yan kollarında da başarılı olacağıma inanıyorum. Oyun yönetmek ve sinema filmlerinde oynamak var ileriki projelerimde. Beyaz cam (TV) isterim tabi ki. Belki şans... O işlerin de merkezi sanırım İstanbul. Yani bizleri belki de görmüyorlar. Yaptığım işten sonra takdir edilmek, tebrik mesajları almak da çok güzel.


Alkışlar, kucaklaşmalar harika… Peki sonra neden çabuk unutur seyirci Zehra'yı, Mehmet'i? Ne yapmalı, ne etmeli?

İşin garip ve hüzünlü yanıdır o. Aslında yaşarken öleceğini bildiğimiz onlar sahnedeki cesetlerdir. Bir çeşit sahnedeki kadavra da diyebilirsin. Ama asla unutulmazlar. Mutlaka bir yerlerde birileri ya taklidini yapar ya da bahsi geçer. Bu yorumum yanlış anlaşılmasın, yani her canlı gibi onlar da ölümü tadıyor. Ama o an için yani Çağatay'ın oynadığı Süleyman bir daha asla olmayacak. Ama bir dönem sonra başka bir aktör başka bir yerde, belki yıllar sonra yine İzmir'de bir Süleyman olacak sahnede. İşte o, Çağatay'ın Süleyman'ı olmayacak. Belki karakter dirilecek ama çok farklı lezzetlerle bu kez.


Alkış ne ifade eder Çağatay Özçelik için?

Alkışlayan bir çift el içimizde pırpır eden birer kelebek kanadı gibidir. Kısadır ömrü. Alacakaranlıkta selamda kafamı kaldırınca alkışlayan her çift el, kelebekler gibi yüzlercesi pırpır ediyor. Hele ki sen çıktığında ayağa kalkıyor ya da alkışın desibeli artıyorsa işte o için vardır oyuncu. O nedenle selam da oyun gibi bir ritüeldir. Selama son kalan tüm enerjimle çıkarım. Asla gevşek bir şekilde yürümem. Koşar adım çıkarım. Coşkuyla veririm selamımı. Işığa uçacak kelebekler belirir karanlıkta. Hepsini tek tek torbama toplar, doyarım. Bilirim alkış çok başka birşeydir.


Perde kapanır, seyirci kapısında neler yaşanır?

Sonra oyun biter. Kulise gider önce rollerinden soyunur sonra kendi kimliğini giyinirsin. Ve evine gitmek için arabana ya da servise yönelirsin, gözün seyirci kapısındadır. “Acaba gerçekten beğendiler mi?” diye merak edersin. “Nasıl buldular oyunu ve beni?” Bazen cesur yürekli gençler gelir kulis kapısına. Seni soğukta gecenin ayazında beklerler. Sen giyinirsin,  makyajını silersin. Onlar yine beklerler çıkışta hem tebrik ederler hem de fotoğraf çektirirler seninle. İşte o gece bir başka güzel uyursun eve gidince. Bunun maddi karşılığı kesinlikle yok. Düşünsene seni hiç tanımayan insanlar…


Kimileri de oyunda izlerken ağlar, selamda ayakta alkışlar…Alkışınız bol olsun sevgili Çağatay…