Güncel Haberler:

İzmir Mimarlar Odası Başkanı Hasan TOPAL

12.02.2016


İzmir Mimarlar Odası Başkanı Hasan TOPAL: “Hala Türkiye'de hiç bir kent Cumhuriyetin ilk yıllarında başardığı Alsancak Bölgesi kadar nitelikli bir kentsel mekan üretememiştir”



İzmir Mimarlar Odası Başkanı Hasan Topal ile İzmir'in tarihini, mimari faaliyetlerini ve projelerini konuştuk.

İzmir'in çok büyük bir tarihi miras üzerine kurulu olduğunu vurgulayan Topal, "Kentin sahip olduğu bu tür kültürel mirasların yeniden işlevlendirilip kent yaşamına uygun hale getirilerek yeni bir mimari tasarımla sunulması mümkün" dedi.





Öncelikle İzmir Mimarlık Merkezi, tarihi yapıların ne olabilirliği konusunda çok güzel bir örnek olmuş...
Ben genel olarak bir çok değerlendirmede paylaşırım. İzmir, 8 bin 500 yıllık tarihiyle dünya üzerindeki en güzel kentlerden birisidir. Bu kentin, tarihin bize getirmiş olduğu kültürel, mimarlık, kentsel ve doğal mirasın değerlerine saygılı gelişmesi gerekir. Bu büyük tarihi miras bu tür yapılarda kendini ifade eder. İçinde bulunduğumuz yapı, İzmir'in 19. yy sonu döneminin kente yüklediği biraz da yarı sömürge ilişkileri şekillendiren kentsel mekandaki liman çevresindeki depolama yapılarından bir tanesiydi. Tütün deposu olarak yapılmış, daha sonraki yıllar Tekel idaresinde kullanılmıştır. Tekel özelleştirildikten sonra satışa çıkartıldı. Biz de satın aldık. İzmir'in kent tarihi açısından, kent kimliği açısından bu tür depolama yapıları önemlidir. Bu bina da Alsancak Limanı çevresinde gelişmiş depolardan bir tanesiydi. Bu yapıyı da aldığımızda Mimarlık Merkezi olarak yeniden işlevlendirmek üzere bir mimarlık proje çalışması yaptık. Sahip olunan tüm tarihsel miras yeniden işlevlendirilerek kent yaşamına katılabilir. Yeniden işlevlendirme süreci bir mimarlık problemidir. Mutlaka bir mimarlık eseri olarak sürece bakılması gerekir. O açıdan biz burayı satın aldıktan sonra, kentin sosyal kültürel ortamına da bir katkı sağlayacak ve sanatın, kültürün kendini ifade edebileceği bir odak alan yaratmak istedik. Her kesimden kentlinin, engellilerin, yaşlıların ve çocukların kolayca erişebileceğini öngörerek konferans salonumuzu, sergi mekanımızı ve amfiyi zemin katta tasarladık. Dolayısıyla insanlar kolayca erişip kolayca ayrılabilecekler. Ara katta bir kütüphane oluşturduk. Mimarlar Odası işleri sadece bir katta yürütülmektedir. Onun dışında kütüphane katımız, amfi ve sergi salonumuz toplumun her kesimine açık. Ayrıca bir üst katımızda atölyeler gibi genç meslektaşlarımızın daha özel  çalışmalar yapacağı toplantı salonlarımız var. İzmir bu açıdan da çok zengin bir kent. Kentin sahip olduğu bu tür kültürel mirasların yeniden işlevlendirilip kent yaşamına uygun hale getirilerek yeni bir mimari tasarımla sunulması mümkündür. Biz bunun bir örneğini yaratmaya çalıştık. Yerel yönetimlere, karar vericilere bir örnek oluşturalım istedik.


Bu örnekten istifade etmeler başladı mı?
Somut olarak hissetmesenizde, burayı gören her kentli eski yapının da yeniden işlevlendirilerek bugünün işlevine uyabileceğini gördü. Bundan hareketle bazı yerel yönetimlerimiz ve bazı şirketlerde bu tür girişimler var. Bize neler yapabiliriz diye soruyorlar. Hedefimiz tam da buydu. Bunu elde etmiş olmanın keyfini yaşıyoruz. Ayrıca kentimizin mimarlık ortamına böyle bir hizmet binasını, kültürel alanı sunmuş olmak da bizim açımızdan çok önemliydi. Özellikle yurtdışından gelen konuklarımız, geldikleri zaman son derece etkileniyorlar. Önce bizim ülkemizde bu tür yapıların olması onları şaşırtıyor. Bütün bunlar özetle keyif verici bir süreç oldu. Ben ve yönetim kurulumuz keyifliyiz.


Körfez projesinin İzmir için gereksiz ve sakıncalı olduğunu söylemiştiniz. Buraya harcanan paraların İzmir'in ulaşımında kullanılması gerektiğini söylediniz. Bu konuyu açar mısınız?
Bütün karar vericilerin, kent meselelerini tartışırken bir planlama kavramından yola çıkması gerekiyor. Eğer bu planlama kavramını bir tarafa bırakır da proje odaklı tartışmaya başlarsak diğer süreçleri nasıl etkilediğini gözden kaçırırız. İzmir doğasıyla, coğrafyasıyla, geçmiş tarihiyle çok önemli bir kent. Hatta bütün bozulmalarına ve yıpratılmasına rağmen dünyanın en ayrıcalıklı kentlerinden biridir. Metro kazılarında Çankaya istasyonunda çıkan bir yazıtta "Akdeniz'in incisi, üç kere neokoros"  ifadesi vardı. Yani krallar için taht yaptırma yetkisini üç kere alabilmiş bir kent demektir. Böylesi bir kentte alınacak bütün altyapı, ulaştırma ve plan kararlarında herkesin çok dikkatli ve duyarlı olması gerekiyor. Bu kentin ulaşım meselelerini bir planlama kavramı içinde tartışmassak olumlu bir sonuca varamayız. Kent planları ne diyor? Kentin ulaşım ana planları ne diyor?  Biz ne yapmaya çalışıyoruz? Böyle baktığımızda İzmir'in bir kent planı ve ulaşım ana planı var. Bunlarda eksikler olabilir o ayrı bir tartışma konusudur. Bu ulaşım ana planı İzmir'in ulaşımı için üç dört strateji ortaya koymuştur. Bunlardan bir tanesi metronun geliştirilmesi, hafif raylı sistemin yani İzban'ın geliştirilmesi, deniz ulaşımının geliştirilmesi, tramvay sistemlerini ilave etme, lastik tekerlekli sistemin geliştirilmesi ve bu ulaşım türlerine entegre ederek İzmir'in şehir içi ulaşım sorununu çözmek. Metronun geliştirilmesi denildiğinde, bu planlarda Üçyol'dan Buca'ya ve Tınaztepe Dokuz Eylül Kampüsü'ne bir metro hattı var.  Halkapınar'dan otogara bir metro hattı var. Evka'dan Bornova'nın içerisine bir metro hattı var. Diğer yandan raylı sistem olarak tramvay meselesi var. Körfezle ilgili hem yeni iskele önerileri var hem de mevcut araçların modernize edilmesi daha konforlu hale getirilmesini öneren kararlar var. Bütün bu kararlar şurada dururken, hiç bunlar üzerinden bir tartışma yapmadan sadece İzmir Körfezi'nde Sasalı Kavşağı'ndan Narlıdere'ye bir tüp geçit ve tünel ada gibi bir proje gündeme getirildi. Bu projenin sunuşunu yaparken bazı bilgiler verdiler. Teknik olarak şu, Sasalı Kavşağı'ndan otoyoldan ayrılıyor, sonra 4 buçuk kilometre ayaklar üzerinde körfezin ortasına kadar geliyor, oradan 800 metre uzunluğunda 200 metre genişliğinde bir yapay ada oluşturulacak, oradan da tünele giriliyor ve Narlıdere'den çıkarak otoyola bağlanıyor. Brifingde projenin maliyetinin 3 buçuk milyar lira olacağını açıkladılar. Bu ada ve köprü ayaklarının körfez içi su sirkülasyonunu olumsuz etkileyeceğini söylediler. O zaman şöyle bir soru ortaya çıkıyor. Peki ekonomik açıdan fizibıl olmayan, İzmir Körfezi'nin kendi kendini temizleme yeteneğini olumsuz etkileyecek bir projeyi niye yapıyorsunuz? Hiç bir ulaşım sorununa çare olamayacağı kent planlarından belli olan bu proje yerine bu kente daha 60 km metro yapabilirsiniz. Bu merkezde bulunan metronun 5 kat çoğaltılması demektir. 5-6 iskele daha yapabilirsiniz. Onlarca gemi alabilirsiniz. Mevcut sistemlerinizi de iyileştirebilirsiniz. Bütün bunların maliyeti 3.5 milyar liraya biter. Bunları yaptığınız takdirde İzmir'in kent içi ulaşım sorunlarını gelecek yüzyıla kadar çözebilirsiniz. İki tane seçeneğiniz var. Bir tanesi bu kentin ulaşım sorununu kalıcı bir şekilde çözmek diğeri bir tane köprü tünel yapmak. Buyurun seçin. İzmir Körfezi bu kentin en önemli zenginliklerinden bir tanesidir. İzmir Körfezi'nin bırakın köprü ayaklarıyla akıntıların engellenmesini tam tersi taramaya ihtiyacı var. 1870'de yaklaşık 20-25 sene süren çalışmayla bugünkü Bostanlı kıyısından akan denizin yatağını, Foça açıklarına taşımışlar. Nehrin yatağı değiştirilmiş. O kadar akılcılıkla meseleler çözülüyormuş. Şimdi biz 21. yüzyılda köprü ayaklarını, yapay adayı getiriyoruz. Bu projenin akıldışı olduğunu söylemek lazım. Bütçe meselelerini zorlayan, bu kadar kıt kaynağı olan bir ülkede bu kadar bütçenin buraya yatırılması bize göre de şehircilik açısından son derece yanlıştır. Bu projeyi, İzmir ulaşımına hiç bir katkısı olamayacak, aksine İzmir Körfezi'nin kirliliğine neden olacak ve bundan sonra temizlenmesine sürekli engel olacak bir proje olarak görüyoruz.    


Binaların dış cephe mimarisinde kentin kültür ve tarihini yansıtma adına hiç bir şeye rastlanmaması bu kentin kaybı olarak görülüyor. Turizm ve kültür kenti nasıl olacağız? Buraya gelen insan nereye bakacak?  Bu konularda ne düşünüyorsunuz?
Biz çok özel bir kentte yaşıyoruz. Bizim için sorunu şuraya indirgeyerek tartışmakta yarar görüyorum. Bir tanesi olmazsa olmaz ilkesel durumlarımızın olmasıdır. Bir, sahip olduğumuz tüm kültürel mirasa gerekli değeri vereceğiz, koruyacağız ve kent yaşamına katacağız. İkincisi biz yaşadığımız dönemin mimarlık ve mühendislik bilgisini barındıran yapılar yapmayı başarmamız gerekiyor. Bir kere bütün karar vericilerin, kentlerde iyi tasarlanmış mimarlıklarla kenti geliştirmeyi benimsemesi gerekiyor. Bir yanda hakettiği şekilde korunmuş kültürel miras, bir yandan yüksek nitelikli mimarlıkla iyi tasarlanmış bugünün yapıları, temiz, bakımlı, iyi düşünülmüş iyi düşünülmüş bir kentsel mekanı ve işgalden arındılmış yapı cephelerini öngörürsek. Sorunuzda olan sıkıntıların kaybolacağını söylemek mümkün. Özellikle İzmir'de çok güçlü bir tarihsel mirasa sahibiz. Dünyada çok az ülke böyledir. Amerika'ya bakarsanız iki yüz yıllık bir tarihi vardır başka da bir şey yoktur. Dünyada bir kentlerin en fazlası dört yüz yıllık bir tarihe sahiptir. Bugün hayranlıkla dillendirilen Hong Kong, Singapur 1950'li yılların balıkçı köyleridir. Bu kentin, 8 bin yıllık neotik yerleşmeye dayanan  bir kökeni var. O nitelikteki bir mirasa saygılı, onunla çatışmayan, onu yok etmeyen bir kentsel gelişim içerisinde bugünün mimarlığını yaratmalıyız. Bunu yaparken de Osmanlı'nın, Selçuklu'nun başardığı şeylerin de taklit edilmemesi gerekiyor. Onlar kendi değerleri açısından dünya mimarlık tarihinde yerlerini almışlardır. Onlara da saygı duyarak, yok etmeden ve taklit etmeden bugünün mimarlığını yaratmalıyız. Özetle, hepimizin yüksek nitelikli bir mimarlığı, yüksek standartlı bir yapılaşmayı ve yüksek nitelikte kentsel mekan kalitesini talep etmemiz gerekiyor. O zaman estetik düzeyi yüksek bir kenti, hem sahip olduğu tarihsel mirasın hem de bugünün nitelikli eklentileriyle bir kentsel armoni düşünürsek müthiş bir kent olur.


Turistik otelleri gezdiğimizde, bu otellerde İzmir'i anlatan pek bir şey yok. Turistler buradan ayrılırken aklında İzmir kalmıyor...
Tarihsel referansları çok güçlü bir kentteyiz. Amazonlardan Homeros'a kadar tarihi figürlerin yer bulduğu, antik dönemin bilim ve sanatına öncülük etmiş bir çok ismin bulunduğunu biliyoruz. İlk prototipi İzmir olmak üzere, dünya kent tarihinin referans noktalarını bulduğumuz ilk ızgara planlı kentler bu coğrafyadadır. Gerçekten çok büyük bir mirasın üzerinde yaşıyoruz. Böylesi bir coğrafyada birincil sorumluluğumuz sahip olduklarımıza saygıyla bakmak, bugüne onları taşımak ve geleceğe devretmek. Bu simgesellikleri yapı cephelerinden çok isimlerini kullanarak yaşatabiliriz. Bu kentte bu günün mimarlığıyla dünyaya mesaj iletebilecek güçlü tasarımlar yaptığınız bir kültür merkezinize Homeros adını verebilirsiniz. Bırakın bu kadar geri dönük tarihini, Pasaport'ta bir banka binası vardı. Cephesinde iki tane rölyef vardı. İzmir'in sayılı rölyefli yapılarından bir tanesiydi. Birisi cumhuriyet, bir tanesi de 9 Eylül rölyefiydi. Bina yıkıldı. Bir sanat insanı oradan geçerken o tarz şeyler ona bir mesaj verir. Modern sanatın kentte yer seçmesinden yanayım ama bazı şeyler destekleyen unsur olarak kullanılabilir. Ama mimarlığın günün sanat anlayışını yansıtması ve kopyacılıktan kaçınması gerekir. Bu aynı zamanda eski olana da saygısızlık olur. Kuşadası'ndaki Adliye Sarayı'na bakın Yeni Adliye Binası'nın hangi dönemden kaldığını anlayamazsınız. Camiler yapılıyor, Osmanlı'nın dünya mimarlık tarihine esin kaynağı olmuş güçlü eserlerinin kopyası bile olamayacak kadar kötü şeyler yapılıyor. Bundan kaçınmak gerekiyor. Bunun en iyisini Mimar Sinan yaptı zaten onun üstüne yapılamaz.


Camilerden bahsettiniz. Bu camilerin projesi tasdiği buraya gelmiyor mu?
Gelmiyor. Esasen her yapı ister dini yapı ister özel yapı mutlaka bir mimarın tasarımı olması gerekir. Bütün hepsinin ruhsata bağlı olması gerekir. Bu dediğimiz olursa geliştirme mümkün olabilir. Avrupa'ya baktığınızda sembolik olarak da olarak olsa dini yapıları görüyorsunuz. Tertemiz pırıl pırıl... Bizde cami mimarisi istenen düzeyde değil. Hatta tam tersine büyük bir fırsat alanı tüketilmiştir. Günümüz mimarlığını yansitacak şekilde, hem dini ibadet işlerine yanıt verebilecek hem de yapıldığı yere bir değer katacak bir yapı haline getirmeyi başarmamız gerekirdi. Başaramadığımız gibi eski yanlışlarda ısrar ediyoruz. Bunun en çarpıcı örneği Camlıca Cami'dir. Sultan Ahmet Cami'nin kötü bir kopyasıdır. İstanbul'da cami mimarisinde kusursuz örnekler  vardır. Bunların olduğu bir yerde artık onun aynısını yapmak yerine, bugünün yapısını yansıtan, aynı duyarlılıklarla, estetik düzeyi yüksek iyi bir yapı gerçekleştirilebilirdi. Bu tür kötü kopyalar asıllarının değerlerini de düşürüyorlar.


Gençler İzmir'i çok iyi tanımıyor...
Bize tarih hep mitoloji olarak anlatılır. Sanki tarih hikayelerdir. Oysa tarih gelecek bilincidir. Geçmişte tarihi figürleri, aktörleri, mekanları, yapıları bilirsek eğer geleceğe dair bir şeyler yapabiliriz. Şu anda liselerde, üniversitelerde kent tarihi diye bir şey yok. Bizde soyut, palavra bir tarih var. Ne olduğu belli değil. Kent tarihine ilişkin ders alan bir çocuk iki sokak, ismi üç figür olsa kötü mü olur. Sadece Antik Dönem'den bahsetmiyorum, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi de var. Hala Türkiye'de hiç bir kent cumhuriyetin ilk yıllarında başardığı Alsancak Bölgesi kadar nitelikli bir kentsel mekan üretememiştir. Üstelik o günkü kıt kaynaklar içerisinde. Para yok, üretim yok buna rağmen o yoksulluk içerisinde bu kadar nitelikli bir kentsel mekan üretilmiştir.