Güncel Haberler:

İzmir’den İstanbul’a Uzanan Başarının ‘Muhabiri’

12.08.2011



“Çok istekli bir çocuk var, gelsin ayak işleri yapar” denilerek işe alınan Fulya Soybaş, bugüne kadar Fenerbahçe- Arsenal maçından tutun da, Başbakan Erdoğan'ın Oxford’da yaptığı konuşmaya kadar farklı tatlardaki birçok haberi takip etti. En son “O anı ölümsüzleştirmek değil, ölümün kendisini resmetmekti bu” dediği Japonya depreminde kimsesizliğin tsunamisine tanıklık eden Soybaş için habercilik bir yaşam biçimi…

Kariyerine İzmir Kanal 1 TV’de başlayan, bugün CNN Türk’te mesleğine devam eden bir muhabir… İzmir’den İstanbul’a uzanan başarı hikayesinin kahramanı Fulya Soybaş… Haberciliği bir yaşam biçimi olarak gören Soybaş, meslekte geçirdiği merhaleleri, Japonya’da yaşadığı depremi, kendine örnek aldığı meslektaşlarını ve televizyona dair düşüncelerini Ege Life okuyucuları ile paylaştı…


Mesleğe o zamanlar İzmirli işadamı Numan Özdil’e ait Kanal 1 TV’de stajyer olarak başladınız. Ne kadar sürdü muhabirlik maceranız İzmir'de?

1996 yılıydı, bir arkadaşımın Kanal 1 TV’deki yöneticilere "Çok istekli bir çocuk var, gelsin ayak işleri yapar" demesi ile alındım işe, işe giriş koşulları böyle olunca, haliyle çokça ayak işi de yaptım... Kaset taşıdım, fotokopi çektim, çay söyledim :) Sonra yavaş yavaş beni "mahalle haberlerine" göndermeye başladılar. Bilirsiniz, o zamanlar yerel televizyonların en aktif dönemleriydi, ulusal kanallardan daha fazla izlenebilirlik oranı vardı. İnsanlar arar "mahallemizde su yok, yol yok, elektrik yok" diye isyan ederlerdi. İşte böyle böyle başladı benim muhabirlik deneyimlerim. Gelen şikâyet telefonlarını not eder sonra da gider ‘vatandaşın sesini’ belediyelere duyuracak, sorunlara çözüm getirecek haberler yapardım... Baktılar ki bir süre sonra artık telefonlar benim adıma geliyor, "hadi bakalım sen ilçe belediyeler muhabiri ol" dediler. Sonrası malum, sırası ile Büyükşehir Belediyesi muhabirliğinden, polis-adliyeye kadar birçok farklı alanda 4 yıl çalıştım...


Peki, ulusal televizyonlara sıçramanız nasıl oldu? Ben sıklıkla Reha Muhtar ile Show Haber'de o zamanlar ekranda olduğunuzu ya da imzanızı gördüğümü hatırlıyorum!

Evet haklısınız... O dönemde Show Haber'in İzmir'de bir bürosu yoktu. Kanal 1 TV ile ortak bir çalışma yürütüyorlardı. Bu bağlamda ya bizim yaptığımız onların çok beğendikleri haberleri onlara kaset olarak göndermemizi istiyorlardı, ya da kendi istihbaratlarını bize söylüyorlardı, biz gidip onlar için haberleştiriyorduk. İşte bu dönemde sıklıkla adım Show Haber'de çıktı. Ama ne yalan söyleyeyim en büyük ilgiyi yaptığım "Şişman Kedi" haberim gördü... :)


Dizide oynamıştı o kedi hatırlıyorum... Kaç kiloydu? Nasıl haber oldu?

Evet, Gani Müjde'nin "Şişman Ailesi" diye bir dizisi vardı, bizim haberlerden sonra ünlü oldu kedi, kadroya bile girdi :) Bizden de ünlü oldu... 6-7 kilo falandı, çok yemekten şişmanlamış. Tabii birde tüm gün uyuyordu... Türk Garfield'i :) Yine gelen bir istihbarat telefonu ile gitmiştim habere, bu kedi ile tanıştım. Haber yaptım. Haber o kadar çok ilgi gördü ki, Reha Muhtar hem beni hem kediyi İstanbul'a davet etti. Haliyle yaptığınız bu ilginç haber ile isminiz sıklıkla ekrana çıkınca, medya camiasında da bilinen bir isim oluyorsunuz. Sonrasında da Ege Bölgesinde bürosu olan Reuters Haber ajansından onlar ile çalışmam için teklif geldi. Ben de kabul ettim. Yani kısaca kedi benim hayatımı değiştirdi, ben de onun hayatını :)


Dünyanın en güçlü haber ajanslarından biri, Reuters. Peki ya sonrası? Sanırım ilgi alanları ile yöneldiğiniz haberlerde değişimler yaşanmıştır?

Elbette. İlk başlarda Ege Bölgesinde dünyayı ilgilendirecek ne kadar iş varsa peşinden koştuk. Turizmden tutun da futbola kadar birbirinden farklı insan hikâyeleri yaptık. Yaptık diyorum, Kameraman arkadaşım Erdinç Türkileri'nin kulaklarını çınlatmak gerek burada. Dalyan'daki caretta caretta'lardan tutunda, bir zamanlar İzmir Salhanede Rakı-spor ile Şarap-spor arasında oynana efsanevi futbol maçlarına kadar. İnsan hikâyelerinin yanı sıra, Elton John'un, Sting'in Çeşme konserlerinde de, Abd eski başkanı Clinton'ın Efes Harabeleri’ndeki gezisinde de vardık. Siyasi gelişmeleri yakından takip ettik. Ekonomik krizin, seçimlerin nabzını tuttuk Ege'den. Zorlu bir yoldu, çok çalıştık ama çok da şey öğrendik.


Ne kadar çalıştın Reuters'ta? Hep İzmir'de miydin?

2000-2005 arası kesintisiz çalıştım.  Bunun 3 yılı İzmir, 2 yılı İstanbul büroda. 2007-2009 arasında da Londra Canary Wharf'daki merkezde freelance/gazeteci olarak çalışmaya devam ettim. İstanbul'a gelişim ayrı bir hikaye zaten. O dönemde ABD Afganistan'a girmişti. Hatay'da Nato karargâhının önünde görevlendirildim ben de. 1 ay kadar ordaydım. Sonrasında da İstanbul büroya döndüm, işler o kadar yoğundu ki, mutlaka destek vermek lazımdı merkeze. O destek 2 yıl sürdü. ABD’nin operasyonu bitti ama ben bir daha İstanbul'dan ayrılmadım. Reuters'ın uzun yıllar sürdürdüğü ‘Turkish Report’, Türkçe Haberlerin editörü olarak çalıştım. İstanbul'a bağlı Diyarbakır, Antalya, İzmir, Ankara, Trabzon büroları vardı, oradan gelen haberleri bu kez Türk piyasasına yani yurt haberlere servis etmeye başlamıştık. İşte o projenin editörüydüm ben de. Bir nevi İha, Dha, Cha ne yapıyorsa, aynısını yaptık biz de. Ama doğruyu söylemek gerekirse daha kalitelisiydi. İçerik anlamında da, görüntüler anlamında da.


Peki, Londra nereden çıktı? Bu kadar işin gücün arasında neden Londra?

Reuters'da çalışıyordum ama İngilizcem aslında öyle pek de kuvvetli değildi. Zaman zaman sıkıntılar yaşıyordum. Hem sonra, daha üniversite zamanlarında atıldığım bu iş hayatından da biraz yorulmaya başlamıştım. Fark ettim ki, kendime hiç yatırım yapmamışım. Gezip, dünyayı görmemişim, 1-2 dil konuşamıyorum... Bunları da hep zamansızlığa bağlamışım. Sonra bir gün Reuters Türkçe haberleri sonlandırmaya karar verdiğinde, "işte tam zamanı" dedim, kendi kendime, "toplayıp pılıyı pırtıyı gitme zamanı..."


Öyle dil, yol, iz bilmeden atladınız mı yani yeni bir yaşama?

Tam da dediğin gibi oldu, aslında. Reuters'ta çalışmış olmam bana vize açısından çok kolaylık sağladı, 1 yıllık vizemi de alıp Cheltenham'a gittim. Londra'dan uzak bir kasaba. Gazeteci bir arkadaşım, Aynur Tattershall, İngiltere'ye gitmişti uzun yıllar evvel. Onun ile irtibata geçmiştim. O da bana oradan bir okul ayarladı İngilizce için. Sonrası, çorap söküğü gibi geldi. Çok zordu başlarda. ‘Dil’ yani Türkçe, günlük hayatınıza bu kadar girmişken yani kelimeler ile oynuyorken her gün, birden tam anlamı ile kendinizi ifade edemediğiniz başka bir dilin, kültürün içine, hem de yeniden öğrenci olarak dalmak... Zordu, çok zor... Ama sonraları alıştıkça, yeni insanlar, yeni yüzler tanıdıkça, yeni kültürler öğrendikçe, dünyanın uçsuz bucaksız bir deniz olduğunu daha iyi kavradıkça, İngilizceyi daha rahat kullanıp, iletişim kurar hale gelince her şey değişti. Daha kolay olmadı elbette hayat ama anlamlaştı. İlk başlarda tüm Türk öğrencilerin yaptığı gibi garson olarak çalıştım, restoranlarda. Cep harçlığı için elbette. Hayatımın en anlamlı deneyimlerindendi. Hem eğlenceli, hem zor.


Gazetecilikten garsonluğa?

Evet, aslında tersi olur değil mi? Hollywood’da falan? :) Yarım yamalak İngilizce ile yapabileceğim en iyi işti. Hem ayrıca, dünyanın dört bir yerinden gelip öğrenci olarak garsonluk yapan birçok insan ile tanıştım. Farklı mesleklerden, yaşlardan, dinlerden, dillerden... Çok okuyan mı bilir çok yaşan mı misali... Noel akşamları hazırlanan en güzel sofralara da oturdum orada geçirdiğim yıllarda, en güzel Ramazan Bayramı kutlamalarına da katıldım arkadaşlarımla... İnanılmaz bir tecrübeydi.


Hep garsonluk mu yaptınız peki?

Yok, hayır. İngilizcem kısa bir sürede kendisini toplayınca, farklı işlere de el attım tabii. Mesela İngilizce öğrendiğim okulda Türkçe okutmanı olarak iş buldum. Garip değil mi? Öğrencisiyken okulun öğretmeni oldum yani... Türkiye'de yaşamak isteyen o kadar çok İngiliz var ki. Onlara öğrettim Türkçeyi, işadamlarına öğrettim. Onlara öğretirken de kendi İngilizcemi geliştirdim hep. Bu ne işine yaradı diye sorabilirsin, yani İngilizcenin bu kadar iyi olması ne işime yarayacaktı ki, değil mi? Çünkü o dönemlerde master yapmayı kafama koymuştum. Benim gibi yabancı kökenli öğrencilerin IELTS sınavından en az 6 alması gerekir. Bu bir İngilizce yeterlilik sınavı, o okulda dil sorunu yaşamayacağınızın garantisi olarak görülüyor. Benim gitmek istediğim gazetecilik okulu, London Metropolitan Üniversitesi, okula kabul için en az 7 almayı şart koşmuştu. Sonuç mu? 10 üzerinden 8 aldım :)


Gazetecilik masterı İngiltere'de farklılık gösteriyor mu Türkiye’dekinden? Sonuçta BBC olgusu hâkim orada.

Evet, aslında Türkiye'dekinden çok farklı. Sonuçta çok kalabalık ekipleri var, daha profesyonelce iş yapılıyor İngiltere'de. Eğitimler Türkiye'dekinin aksine tamamen pratiğe yönelik. Okul tv'si, gazetesi için çalışıyorsunuz... Belgeseller, haberler hazırlıyorsunuz. İngiliz hocalarımızın yanında ABC, CNN gibi köklü kuruluşlarda yıllarca çalışmış, başarılı ABD'li editörler de hocamız olarak derslere girdi, onlarla haberlere gittik. Sonuç olarak, okul için Yunanlı bir arkadaşım ile küresel ekonomik krizin ardından hazırladığımız ‘Bursting the Bubless’ isimli 15 dakikalık kısa belgeselimiz Sheffield Gazetecilik Yarışmasında ödül aldı. Bu yıllarca süren emeğimin en güzel tacıydı... Okul bitince de Reuters'in kapısını çaldım. "Ben buyum, iş istiyorum" dedim, onlar da verdiler. 2 yıl, serbest gazeteci olarak, Londra büroda çalıştım. Başbakan Erdoğan'ın Oxford gezisinden, Fenerbahçe-Arsenal maçına kadar birçok haberi yerinde takip ettim Reuters için.


Ne kadar kaldınız İngiltere'de? Türkiye'ye neden döndünüz?

5 yıl sonunda yapacak bir şey kalmamıştı artık Londra'da. Biraz da sıkıldım. Yeniden Türk medyasında, bu kez daha farklı birikimler ile boy göstermek istedim. Gözden ırak olunca, gönülden de ırak olmak istemedim kısacası. Döndüm ben de. Kendime CNN Türk'te yer buldum. Dış Haberler muhabiri olarak işe başladım. Yaklaşık 2 yıldır da çok güçlü isimler ile CNN Türk'te çalışıyorum. Ama size küçük bir ayrıntı vereyim, belki de bu röportaj yayınlandığında Kanal D Ana Haber'de Muhabir olarak yeni işime başlamış olacağım :)


CNN Türk macerası da bitiyor yani? Yeni dönemde Kanal D'de olacaksınız öyle mi?

Evet öyle. Mehmet Ali Birand'ın sağlık durumu çok iyi. İnşallah Eylül ayından itibaren Ana Haber'de onunla çalışmaktan büyük bir zevk, keyif duyacağım. Altını çizmek isterim, CNN Türk benim için çok önemli. Ferhat Boratav, Rıdvan Akar, Ayşenur Arslan, Şirin Payzın gibi çok önemli isimler ile çalıştım burada. Öğrenme yolculuğum hiç bitmedi anlayacağınız. Japonya'daki 11 Mart depreminde de İnegöl ve Hatay'da yaşanan toplumsal olaylarda da hep CNN Türk Haber merkezi adına ordaydım. Özellikle Haber Müdürümüz Rıdvan Akar'ın bana olan desteği yadsınamaz.


Japonya demişken, Kanal D'ye bağlandığınız bir canlı yayında Mehmet Ali Birand size "Bırak haberi, hemen çık oradan" dedi, gerçekten nasıldı durum orada? Neler yaşadınız?

Durum gerçekten de çok kötüydü. Depremin akşamına Japonya’daydık. Hemen depremin olduğu Sendai bölgesine gittik. Karşılaştığımız manzara korkunçtu. Devasa büyüklükteki yük gemileri karada ters dönmüş, bazıları evlerin çatılarında, her yer balçık içinde. Havada keskin bir koku, yakınlarını arayanlar, ağlayanlar… Bir yandan acaba bir yardımımız dokunur mu diye çırpındık, bir yandan da işimizi yapmaya çalıştık. Yetkililer ile röportajlar yaptık, arama kurtarma çalışmalarına katıldık. Kameraman arkadaşım Özcan Altıntaş ile beraber gerçekten iyi iş çıkardığımızı düşünüyorum 10 gün boyunca.


Tabii sonuçta önce insanız, yardım etmekte çok da haklısınız. Türkiye’de deprem kuşağında bir ülke, Japonya ile karşılaştırırsak bizdeki önlemler ne boyutta?

Elimizden çok da bir şey gelmedi ama yardım ettik tabii ki. Yanımızda götürdüğümüz suyumuzu, ekmeğimizi paylaştık onlarla, kameranın ışığından faydalanmalarını sağladık geceleri… Böyle küçük şeyler işte. Japonya aslında çok acı ki Türkiye ile kıyas kabul etmez deprem konusunda. Çok organize, çok hazırlıklı ve başarılılar. Düşünün 9 büyüklüğünde bir deprem oluyor ve kimsenin burnu bile kanamıyor. Zaten felaketin bu kadar büyük olmasının asıl sebebi tsunami. Ülkede bir acil deprem sistemi var. Deprem olmadan 50 saniye önce cep telefonunuza deprem olacağına dair mesaj geliyor, bir tür erken uyarı sistemi. Çok da iyi işliyor. Telefonunuz yanınızda yoksa TV’lerden, radyolardan duyurular yapılıyor. Bir şekilde kendinizi emniyete almanızı haber veriyorlar. Yıllar önce kurulmuş bir sistem bu. Ayrıca depremden sonra yapılacaklar kapatılacak yollardan tutunda, kim nerede görevli hepsi yıllardır belirli. Tabii bir de eğitim var. Japonlar çocukluklarından bu yana depreme karşı neler yapılması gerektiğini çok iyi biliyorlar. Her evde en az 4-5 deprem çantası hazır bekliyor.


Yani Türkiye aslında yolun çok başında deprem konusunda diyorsunuz?

Çok bilgisiziz bu konuda. Hala “Evimin deprem sigortası olsa ne olur olmasa ne olur” diyenler var. Hükümetin de bu konuda büyük bir çaba içinde olmadığını söylemek aslında pek yanlış olmaz. Daha fazla önlem alınmalı, kaçak binalar yıkılmalı, halk bir an önce depreme karşı eğitimli hale getirilmeli. Ama maalesef hala oy için tapu sözü verenler var. Yani kısaca insan hayatı Japonya’da ucuz değil.  İnsanlar haklarının farkında ve birbirlerine karşı çok saygılı.


Peki, tüm bu gazetecilik koşuşturmasında özel hayatınızı nasıl dengeliyorsunuz?

1 yıllık evliyim. Eşimle 3 yıldır da beraberiz. İngiltere’de tanıştık, bu işi ne kadar sevdiğimi o günlerden beri biliyor. Anlayış ve saygı gösteriyor. Evde tek gazeteci değilim, kardeşim de Fox TV de, kameraman. Bunun bir ‘aile deliliği hali’ olduğunu anlamış durumda yani J


Çocuk?

İnşallah, ileride …