Güncel Haberler:

İzmir’e Âşık Bir Âdem Kızı: Canan Tan

01.03.2019

İzmir’e Âşık Bir Âdem Kızı: Canan Tan



İzmir’de sessiz sakin yaşayan, bu şehre âşık bir Âdem kızı: Canan Tan… Edebiyata Aziz Nesin ödülü kazanarak mizahla başlayan; ancak daha sonra insanın içine işleyen konuları irdeleyen romanlar yazan Tan, eczacılık mezunu. En son çıkardığı Sızı kitabı ile okurlarıyla tekrar buluşan Canan Tan, yazım hayatı, eczacılıktan yazarlığa yolculuğunun nasıl olduğu, en etkilendiği kitap gibi pek çok konuda dergimize özel açıklamalarda bulundu.




Canan Tan nasıl biridir? Biraz kendinizden bahseder misiniz?

İnsanın kendini tanımlaması zordur. Ama kısaca insancıl, her daim barıştan yana, en karmaşık ortamlarda bile uzlaşmacı; cinsiyet ayrımı yapmadan kadına, erkeğe, çocuğa eşit uzaklıkta; yazan, çizen, yeri geldiğinde konuşmacı kimliğiyle yüreğini ve beynini ortaya koyan, İzmir’e âşık bir Âdem kızı olduğumu söyleyebilirim.

“KENDİMİ BİLDİM BİLELİ YAZIYORUM”

Yazma serüveniniz ne zaman ve nasıl başladı?

Kendimi bildim bileli yazıyorum, desem abartmış olmam. Tek çocuktum ve çok ama çok okuyordum. İlkokuldan liseye uzanan süreçte şiirler ve öyküler yazmaya başlamış, Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerimin ilgisini çekmiştim.

Yakınlarınızın telkiniyle eczacılık okumuşsunuz. Ancak üniversiteden önce de yazıyormuşsunuz. Mezun olduktan sonra eczacılık yapmayıp yazmaya devam etmenizin nedeni neydi?

Lise son sınıftayken tek arzum Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Basın Yayın Bölümü’ne gitmekti. Türkiye derecesiyle üniversiteye girdim. Babamın telkinleriyle Eczacılık Fakültesi’nde buldum kendimi. Ben eczacı olacaktım, babam da emekli olup benim eczanemde oturacaktı sözüm ona. Ne yazık ki ne o benim eczanemde oturabildi ne de ben yazım dünyasına adım atabildim.

Evet, eczacı olmak yazı serüvenimi epey geciktirdi; ama tümüyle engellemedi. Yanı sıra eğitimini aldığım mesleği, eczacılığı bir kenara itmedim. Eczacı olan eşimin ve benim toplam dört eczanemiz oldu. Ama üç yıl önce o sayfayı kapattık.





Yazar olmayı, yazmayı nasıl tanımlarsınız?

Yazmak, benim en büyük vazgeçilmezim. “Yazar olunmaz, yazar doğulur!” görüşüne tüm kalbimle katılıyorum. Yanı sıra, “yazmak” ile “okunabilir olmak” arasındaki mesafeyi sıfıra indirgemeyi başaran herkesin yazar olabileceğine inanıyorum.

“KADINLARIN SESİ OLMAK HER YAZARIN GÖREVİ”

Kitaplarınızda genel olarak mücadele eden kadınları konu alıyorsunuz. Bunun temel nedeni nedir? Nasıl bir mesaj vermek istiyorsunuz?

Her gün şiddet gören ya da hunharca katledilen onlarca kadın haberi alıyoruz. Onların sesi olmak her yazarın görevi. Ancak yalnız kadınların değil, yaşam mücadelesi içindeki herkesi, cinsiyet ayrımı yapmadan yazıyorum ben. Örneğin, Issız Erkekler Korusu adlı kitabımda, yalnızca mücadele etmek zorunda kalmış erkeklere yer verdim.

Mesaj vermeye gelince... Öykücü ya da romancı asla mesaj verme konumunda değildir, olmamalıdır da. Yazılanlar didaktik ve yol gösterici çizgiye evrilirse, anlatımın tadı kaçar.

“İster Mor, İster Mavi” adlı eserinizle “Aziz Nesin Ödülü” kazanarak Türkiye’de mizah öyküleri kitabı olan ilk kadın yazar unvanını almıştınız. Mizahi tarzda yazarken, nasıl oldu da hayatın zorlukları konularında eserler yazmaya başladınız?

İlk kitabımın bir mizah öyküleri kitabı olması, yalnızca bir rastlantı. O ödülü kazandığım için ilk kitabım mizah içerikli oldu. Evet, hem mizah hem de yaşamın gerçekliklerini satırlarıma yansıtabiliyorum. Kısıtlama yok. Roman, öykü, çocuk ve gençlik kitapları; yanı sıra şiir... Çoksesli bir yazın serüveni beni canlı tutuyor.





“PİRAYE BEN DEĞİLİM!”

Evlenip Diyarbakır’a gelin gitmişsiniz ve “Diyarbakır’a gitmesem Piraye’yi yazamazdım” demişsiniz. Piraye’yi nasıl yazdınız, bu kitabın sizin için anlamı nedir?

Yazdığım roman ve öykülere ait mekânlar çok önemlidir benim için. Gelin gittiğim Diyarbakır’da on yıl kaldım. Giderken de, dönerken de aynı yoğunlukta gözyaşı döktüm. Ve Diyarbakır’dan beni ben yapan ilk romanım Piraye çıktı.

Öncelikle vurgulamalıyım ki, Piraye ben değilim! Ancak bu roman yalnız beni değil, okuyan, benzer yaşanmışlıklara sahip pek çok insanı yansıtıyor. Orada yaşamasam, o havayı solumasam, o insanları yeterince yansıtamazdım. Piraye dışında yazdığım her roman ve öyküde yaşanılan yerler gezilip görülmüş, uzun araştırmaların ardından kaleme alınmıştır.

Piraye ve diğer kitaplarınız sizin yaşadığınız hayattan yola çıkarak, sizden bir parça yansıtıyor diyebilir miyiz?

Hiçbir kitabımda kendimi birebir anlatmadım. Evet, bana en yakın roman kahramanı Piraye. Ancak, ikimizin de evlenip Diyarbakır’a gitmek dışında hiçbir benzerliğimiz yok. Üzerine kuma getirilen gelin, yalnızca Piraye.

Beğenip takip ettiğiniz yerli/yabancı yazarlar var mı? Varsa kim olduklarını öğrenebilir miyiz?

Çok ama çok iyi bir okurumdur. Her ay en az dört, beş kitap okurum. Dünya klasikleri, yerli ve yabancı yazarların yeni çıkmış eserleri... Stefan Zweig, Kafka, Victor Hugo, Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Ayşe Kulin, Zülfü Livaneli ilk aklıma gelenler.





“İNCE MEMED BENİ ÇOK ETKİLEDİ”

En sevdiğiniz kitap hangisi? Neden?

Beni en çok etkileyen kitap, ortaokul yıllarında okuduğum, Yaşar Kemal’in iki ciltlik “İnce Memed” romanı oldu. Şehirli çocuğun Anadolu gerçekleriyle tanışması, kendisi dışında bambaşka bir dünyanın var olduğunun farkına varmasıydı. İnce Memed, düşüncelerimin bambaşka bir potaya evrilmesinde büyük rol oynamıştır.


İzmir’in hayatınızdaki yeri nedir? İzmir’i nasıl anlatırsınız?

İzmir için yazdığım “İzmir Güzellemesi” şiirimle yanıt vereyim bu sorunuza:

Sen gönlümün sultanısın, en güzel aşk destanısın
Âşıkların cananısın, İzmir seni seviyorum
Beyaz ince gerdanınla, yedi veren toprağınla
O sımsıcak insanınla İzmir seni seviyorum
Işıl ışıl, şuhsun, şensin, güzellerden en güzelsin
Gönlüm senle neşelensin, İzmir seni seviyorum
Kucak kucak ilhamlarla, şiir dolu şarkılarla
Yaşattığın sevdalarla, İzmir seni seviyorum

“EŞİT YAŞANSA 8 MART’A GEREK KALMAZ”

Mart ayı, birçok özel günün yanında, 8 Mart’ı da barındırıyor. Bu vesileyle size de sormak isteriz. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü üzerine düşünceleriniz ve mesajınız nedir?

Maalesef 8 Mart’ları hüzünle karşılıyorum ben. “Kadınlar Günü” diye bir günün varlığından haberi bile olmayan milyonlarca kadınımız var çünkü. Büyük şehirlerdeki hemcinsleri süslü kutlamalarla avutulurken, aynı zaman diliminde acımasızca katledilen, şiddete maruz kadınlar onlar. 

Neden bir “Dünya Erkekler Günü” yok? Çünkü geriye kalan 364 günün tamamı onların. 365 günün tümünü kadın-erkek beraberce paylaşmaya talip olmadıkça böyle sürüp gidecek. Yılın tamamında hakça bir kadın-erkek paylaşımı yaşansa, 8 Martlara gerek kalır mı?





Gelecekte Canan Tan hayranlarını neler bekliyor? Yeni projeleriniz var mı?

Son kitabım Sızı çıkalı henüz birkaç ay oldu ve yoğun bir okur kitlesine ulaştı. Roman kahramanını tanıyorsunuz: İzmirli Astrolog Filiz Özkol. Yaşam öyküsünü paylaştı benimle. İçime sinen bir çalışma oldu.

Yeni projeler de sıraya girdi bile. Issız erkeklerden sonra, ıssız kadınları anlatan bir çalışmaya başlamak üzereyim.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz. Son olarak, Ege Life Dergisi okurlarına ne söylemek istersiniz?

Okurlarınız yabancım değil. Daha önce de söyleşiler yapmıştık sizlerle. Tüm Ege Life okurlarını sevgiyle kucaklıyorum. Ve bu güzel söyleşi için sizlere teşekkür ediyorum.





Röportaj: Süleyman Gülen