Güncel Haberler:

Kalbiyle Yürüyen Balet… Bu Başarı Öyküsü Sizi De Ağlatacak…

16.02.2016

Röportaj: Seher DENİZ




21. Uluslar arası Aspendos Opera ve Bale Festivali’nin açılışı için gittiği Antalya’dan evine dönerken geçirdiği trafik kazası sonucu hayatı değişen ve evinin önünde çektiği video ile Sosyal Medyada paylaşım rekorları kıran İzmirli genç balet Bora Acar Zöngür ile takdir-e şayan başarı hikayesi üzerine keyifli bir söyleşi yaptık…



8 yaşında karar vermişti “Balet” olmaya… En büyük hayaliydi, daha sonra ise en büyük aşkı oldu bale… 101 yaşındaki İzmir Devlet ve Opera Binası’nda geçirmişti hayatının son 17 yılını… Girdiği ilk kadro sınavını kazanmış, yıllardır hayal ettiği şeyi başarmıştı. Artık sahnedeydi… 21. Uluslar arası Aspendos Opera ve Bale Festivali için gittiği Antalya’dan evine dönerken bir gecede hayatı değişti…

Talihsiz kaza omurgasının kırılmasına ve belden aşağısının felçli olmasına yol açtı… Bu bile vazgeçiremedi onu dansa olan sevdasından… Kaldığı yerden devam etti aynı kuruma hizmet etmeye. Halen İzmir Devlet ve Operası Basın Yayın ve Halkla İlişkiler görevini başarı ile yerine getirmekte. Bale ile olan aşkını, Mevlana'nın Şemsi kaybettikten sonra Zerkub ile tanışmasına benzeten, Bora Acar Zöngür’ü evinin önünde çektiği video ile tüm Türkiye tanıyor.

Yaşama olan bağlılığı şimdi diğer engelliler için örnek temsil ediyor. Evet Tüm Engelli Yaşamı Destekleme Derneği(TEYAD)’ni kuran Zöngür; "Bedensel engelli olduğum için, bedensel engelliler başta olmak üzere görme ve işitme engellilerin daha rahat edebileceği bir dünya hayal ettik. Ve bu hayalimizi de gerçekleştiriyoruz” diyor…


Bora Acar Zöngür kimdir?
11 Ekim 1990 tarihinde İzmir'de doğdum, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Varoş bir semtte büyüdüm. Ailem ben iki yaşındayken ayrıldı. O semtte büyüdüğüm için çok mutluyum. O semtteki arkadaşlarımla hala görüşüyorum. Küçük bir grup kendimizi bazı şeylerden çok iyi izole edebildik. O çocukluk arkadaşlarımız hala daha daimi. Şimdiki çocuklara baktığımızda site içerisinde izole büyüyorlar. Ama bu sefer hayattan izole büyüyorlar. Ne yazık ki çocukluk arkadaşının anlamını bilmeden büyüyorlar. Ben öyle bir ortamda büyüdüğüm için çok mutluyum. Cebimizde hiç para olmadı bizim. Ne bende ne ailemde ne de arkadaşlarımda hiç bir zaman paramız yoktu. Türk filmlerinde denildiği gibi gönlümüz zengindi. Çok mutluyduk, bir ekmek bulsak yarısını paylaşırdık. Yarım ekmek bulsak çeyrek çeyrek yerdik. Bir gün annem, oğlum görsün sanatla tanışsın diye 1998 yılında beni Opera’ya götürdü. Ertuğrul Büyüksayaç'ın başrolünde olduğu tebessümler diyarı eserini izledim. Hala daha kapıdan çıkıp ağladığımı çok iyi hatırlıyorum. Ağlayarak anneme "Sahnedeki abiler gibi olmak istiyorum" dedim. Bu annem için maddi manevi bir külfetti. Yaşadığımız mahalledekiler ne düşünür. Annem emekli olmuş ama beni okutmak için hala çalışan bir insandı. Evladını kıramadı ve "Gel oğlum sana Şan dersi aldıralım" dedi. O dönem ben şan dersi ne demek bilmediğim için kabul ettim. Daha sonra anneme "İstediğim bu değil, ben sahnede dans eden abiler gibi olmak istiyorum" dedim. Şan kurslarından beni alıp İzmir Devlet Opera ve Bale çocuk kursuna verdi. O dönemde ben aşık olduğum şeyi anladım. Bu aşk karşı cinsin bedeninde ruhunda duyabileceğiniz bir şey değil, farklı bir şey. Dünyanın en pahalı arabasına binersiniz, dünyanın en ünlü mankeni koynunuzdadır. Ama içinizde eksik olan bir tatmin vardır. Bu onun gibi bir şey. Mevlana'nın Şemsi kaybettikten sonra Zerkub ile tanışması gibi. Dünyanın en pahalı arabasına binemem, dünyanın en ünlü mankeni kim ben kim ama içimdeki bale aşkı bunların hepsinin yerini doldurmuştu. O anda anladım "Ben bu işe aşığım ne olursa olsun bu işi yapacağım" dedim. Ülkemiz gençleri geleceklerini küçük kutucukları doldurarak tercih yapıyorlar. Ortalama bir lise mezununun tercih listesine baktığınızda birinci sırada Ziraat Mühendisliği, ikinci sırada Su Ürünleri, üçüncü sırada Doktorluk, dördüncü sırada Öğretmenlik var. Yani on sekiz yaşına gelmiş bir insan sadece okumak amacıyla tercih yapıyor. Özellikse erkekse askere biraz daha geç gideyim beş ay askerlik yapayım diye bir şey okumaya çalışıyor. Bu insanlar bu bölümlerden birini kazandı diyelim ne olacak mutlu değil. O yüzden ben biraz şanslıydım, ne yapmak istediğimi erken keşfettim. Sekiz yaşında baleye aşık oldum. Sabahları okula akşamları akşam İzmir Devlet Opera ve Balesi çocuk kursuna gidiyordum. Konservatuar sınavı açıldı Konservatuara girdim. Ortaokul bölümünü 9 Eylül'de, lise bölümünü Ankara Hacettepe'de, Üniversite bölümünü tekrar 9 Eylül'de okudum. 2010 yılında baş koreograf Serhat Nüfusçu, Kösem Sultan eserinde beni değerlendirmek istedi. Çok destek verdiler bana, ben de onları tatmin edebildim ki eserden sonra sözleşmemi fesh etmediler. 2013 yılında ilk kadro sınavıma girdim ve kazandım. Bir yıl kadar stajerlik yaptım. 2014 yılının Haziran ve Temmuz aylarında asil sanatçı olarak dans ettim. Dans için gittiğim Antalya dönüşü Ağustos ayında ne yazık ki geçirdiğim kaza sebebiyle baleyi bırakmak zorunda kaldım. Röportajı yaptığımız bina 101. yaşını doldurdu. Geri dönüp bakıldığında burada bir asırlık bir geçmiş mevcut. Ben bu bir asrın sadece son on yedi yılına şahidim. Ama bu on yedi yılda bile benim yaşadıklarım, bu binanın bana kattıklarına bakarsak benim için hala çok büyük bir önemi var. Benim hayatımı çizen bir yer burası, ben buradan kopamam. Anca yıkmaları lazım. Ankara’da okurken 15 yaşımda yaz tatilimde buraya geldim. "Bir gün kırmızı koltuklarda oturmayacağım da arka kapıdan sanatçı girişinden gireceğim ve kırmızı koltuklarda oturanlar beni izleyecek" dedim. Tam beş yıl sonra da bu hayali gerçekleştirmeyi başardım. Bu binada bilmediğim bir yer yok benim. Doktor odasını, Fizyoterapist odasını, makyaj odasını, sahnesini, kulisini, soyunma odasını, her yerini biliyorum. Bir gün bacaklarım elimden alındı. Kimse engelli olmayı istemez ben de istemezdim ama oldum. O aşk garip bir şey bir araba, mal ya da kadına karşı duyulabilecek bir şey değil.


Hayatınızı nasıl değiştirdi?
26 yaşında bir erkekseniz ve tuvaletinizin geldiğini hissetmiyorsunuz. Erkekliğinizi kaybetmiş durumdasınız. Bir gecede evinizden arabanızdan, kedinizden oluyorsunuz. Hayatınızın geri kalanını çok farklı bir şekilde tasarlamak zorundasınız. Daha önce ihtiyaç duymadığınız şeylere ihtiyaç duymaya başlıyorsunuz. Şu bir gerçek ki nefes alabiliyorsanız ve beyniniz çalışıyorsa yine de yaşamak için sebep buluyorsunuz. İlk sandalyemi Ankara Gata'da aldım. İlk Ankara'da dışarı çıktığımda sürekli insanlara bakıyordum. Normalde 190 cm bir boya sahibim. 8 yaşında sporla uğraştığım için biraz da narşist olduğum için, dış görünüşüne çok önem veren bir insandım. Bir tek tekerlekli sandalye ile dışarıya çıkmak zorundaydım ama hayatımı idame ettirmek için çıkmak zorundaydım. Etrafta insanlara bakmaya başladım. Herkes bana bakıyordu. Kimi acıyarak, kimi şaşırarak bakıyordu olumlu bakan yoktu. Şimdi aynı şeyi yaptığım zaman hayatımı idame ettirebildiğimi fark ettim. Normal engelsiz bir insandan, yaşamak konusunda daha başarılısınız. Çünkü bir engele sahipken hayatınızı idame ettirebilen özel bir insan olduğunuzu düşünüyorsunuz. Özel bir insan olduğunuzu düşündüğünüzde, yine etraftaki insanlara bakıyorum kimse beni umursamıyor. Bakan da üzülerek bakmıyor. Tamamıyla bu sizin dışarıya karşı nasıl bir sinyal gönderdiğinizle alakalı. Ben o özgüvenle çıkıyorum çünkü ben özel bir insanım. Diğer bedensel, görme ve işitsel engeli insanlar da özel insanlar. Çünkü onlar da hayatlarını idame ettirebiliyorlar. Engelsiz bir bireyden daha zor koşullarda hayatlarına devam ediyorlar. Bu yüzden biz özel insanlarız. Bu düşünceyle dışarıya çıktığımız zaman kimsenin baktığını görmüyorum. Bir gün Devlet görevlendirmesiyle Antalya'ya turneye gidiyorsunuz, görevinizi başarıyla icra ediyorsunuz, bir sabah ailenizden, evinizden, kedinizden, arabanızdan 700 km uzakta bir otel odasında uyanıp eve gitmek için yola çıkmaya karar veriyorsunuz. Fakat başınıza bir olay geliyor ve bundan sonraki altı ayınızı, olur da altınıza işersiniz diye hışır hışır yatak bezi olan hastane yataklarında yaşamak zorunda kalıyorsunuz. Her sağa sola döndüğünüzde o yatak bezinin hışırtısı belli bir süre sonra sizin beyninizde gök gürültüsü olarak duyulmaya başlıyor. Çünkü bu ciddi bir ezikliktir. 24 yaşında bir erkeğin altında yatağı ıslatmasın diye bir hasta bezi var. Altı ay boyunca o yatak bezinin üstünde yatmak zorunda kaldım. O dönemi altı ay yaşıyorsunuz ama onu atlatmak on sekiz ay sürüyor. Çok şükür yavaş yavaş atlatabiliyorum ama biraz daha tek başıma kalabilmeye başladım. Haliyle böyle bir plan yaparken derler ya a noktasından b noktasına giderken 45 derece bir eğimle başka bir yol çıkar. Benim ki bir anda 180 derece oldu. U dönüşü yapmak zorunda kaldım.


Pes etmediniz ve hayata daha çok tutundunuz. Bunu başarmak çok da zordur. Hayatınıza kaldığınız yerden devam etmeye nasıl karar verdiniz?
Ben karar vermedim. Onu tarif etmek çok zor. Şu an da üç tarafı duvarlarla çevrili bir yerde oturuyoruz. Bütün gün duvara mı bakmak istersiniz cama mı bakmak istersiniz? Her insan cama bakmak ister ben de onu yaptım. Hayat bana bunu yaşattı. Çok güçlü bir insan değilim. Ben bu dünyaya şöyle bakıyorum, genç bir bale sanatçısı girdiği ilk kadro sınavını kazanmış ve evine giderken kaza geçirecek, engelli olucak, omurgasını kırıp belden aşağısı felçli olacak. Bu ne kadar uzak bir ihtimal gibi görünüyor değil mi? Bakarsanız Türkiye'de kaç tane bale sanatçısı var? Hadi onu da azaltalım daha 24 yaşında kadro kazanabilecek kadar dans etmiş kaç insan kalıyor? Onlardan bir tanesi de tarafik kazası yapacak, engelli hale gelecek, hayata tutunacak ve sonra aynı kurumda iş bulacak. Ne kadar düşük bir ihtimal değil mi? Eğer ki bu olabiliyorsa aynı mesafede uzak iyi şeyler de olabilir. O zaman ben iyi şeylerin peşinde koşturmayı denedim. Bir gün evimden o özgüvenle çıktım, şu an dünyaya 1.20'den bakıyorum ama hala görebiliyorum. Sağlıklıyken kız arkadaşımla kavga etmeye başladık o şekilde araba kullanmak istemediğim için kenara çektim nasıl kaptırdıysak kaldırımda kavga etmeye devam ettik. Ondan sonra yaya geçidi olmayan bir yerde bir görme engelli karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor. O anda gözüm karardı, çok korktum, kavgayı bırakıp adama doğru koşturmaya başladım ve karşıya geçirdim. Daha sonra arabaya bindim eve gelesiye kadar yatışmıştık. Yemek yerken şunu düşündüm, bu kadar büyük bir riske sahipse bu insan ya bir gün ben de gözlerimi kaybedersem diye düşündüm. Gözlerimi kapatıp yemek yemeyi denedim 20 sn dayanamadım. Bir gün ben de engelli olabilirim diyordum. Buna asla hazırlıklı olamazsınız ama ben biraz daha tedarikliydim.


Kaza yaptığınız dönemde hayatınızda biri var mıydı?
Kaza yaptığım dönem biri vardı. Kazadan sonra psikolojik sorunlarım, onun psikolojik sorunları çift taraflı etkisiyle çift taraflı olarak bitirmenin daha sağlıklı olacağına karar verdik. Şu anda hayatımda biri yok. Uzun bir süre daha hayatıma birini dahil edebileceğimi zannetmiyorum. Beşiktaşlıyım omzumda kartal dövmesi var. Beşiktaş benim için çok büyük bir şey hayata tutunmak için de Beşiktaş aşkı da yardımcı olmuştur. Her zaman şunu söylerim "Karım için dünyayı yakarım, Beşiktaş için karımı yakarım, bale için de Beşiktaş'ı yakarım". Ben duyguları biraz uçta yaşıyorum.


Şu an Devlet Opera ve Bale Kurumu’nda Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu olarak görev yapıyorsunuz. Bu birimi nasıl seçtiniz? Teklif mi geldi siz mi başvurdunuz?
Bir gün Kösem Sultan eserinde dans ederken omzumu çıkardım. Büyük bir ağrı hissettim. Sahnede yığıldım kaldım. O adrenalin mi aşk mı bilmiyorum ama ağrı bir anda sıfırlandı, ayağa kalktım çıkan omzumu diğer kolumla tutup dans etmeye devam ettim. Dans etmeye devam etmek zorundaydım. Çünkü beni izlemeye gelen insanlar para vermişti. Sevdiğim işi baleyi yapıyordum bırakamazdım. Allah’tan elimizde kelepçe vardı köle rolündeydik çok belli olmadığını düşünüyorum. O şekilde iki dakika o şekilde dans ettim. Daha sonra kulise girdim yere attım kendimi, hemen beni hastaneye götürdüler. Ben ne yapmalıyım, sanatın içerisinde olmalıyım, sahnede olamasam bile sahne arkasında arkadaşlarıma yardım etmeliyim diye düşünürken o anı geldi aklıma. Dedim ki git bakalım Opera’ya, herşeyin ilk başladığın yere git bakalım o bina seni yönlendirir. O gün dansı bırakmamanın sebebi insanların beni izliyor olmasıydı. İnsanların herhangi bir eseri izleyebilmesi için bu departmanın reklam çalışması yapması gerekiyor. Ben buraya aitim. Belki sahneye çıkamayacağım ama benim o aşka sahip olmama, o gün omzumun çıkmasına rağmen devam etmeme sebep olan seyircinin bu binadan içeri girmesi için bu departmanın bu kurumda olması lazım. O zaman ben bu departmanın içerisinde olmalıyım dedim. O zamanki Genel Müdürümüz Aytül Hanım beni kırmadı. Ama tedavim dolayısıyla iş yapmam Füsun Hanım zamanına denk geldi.


Tedaviniz nasıl gidiyor?
Karşıyaka Diafiz Fizik Tedavi Dal Merkezi'nde tedavilerim devam ediyor. Bir bedensel engellinin hayata tutunabilmesi için, yüzde yetmiş beş beynini temizlemesi psikolojisini toparlaması gerekiyorsa yüzde yirmi beş bedenini toparlaması gerekiyor. O yüzde yirmi beşi halledemediğiniz sürece psikolojinizi asla toparlayamıyorsunuz. Ben hiçbir araç kullanmadan yerden 1 metre 20 cm yükselebilen bir insandım. Bedenimi normal sağlıklı bir insandan çok daha iyi kullanabiliyordum Ama bir gün geldi bir yere yaslanmadan oturamaz hale geldim. Çok şanslıyım Karşıyaka'da oturduğum için Diafiz Fizik Tedavi Merkezi'ni buldum. Yine şansıma yukarıdan bir enerji yapboz parçalarını önüme attı. Şimdi Diafiz'e gideceksin, senin doktorun Banu Kenar olacak diye yapboz parçaları teker teker önüme düştü. Banu Hanım, orjinali çok tatlı bir kadın. Muhabbeti, sohbeti anlamında nazik ve kibar bir insan. Tedaviye girdiğiniz zaman sizinle uzlaşır, sizin ihtiyacınız olan şeyi size yaptırır. Ben tekerlekli sandalye üstünde bunları yapabileceğimi beklemiyordum. Ben kimseden yardım almadan tekerlekli sandalye ile merdiven iniyorum. Bunun iki tane mimarı var. Birincisi Fizyoterapistim Şükrü Sarı ve asıl mimarı ise Banu Kenar'dır. Şükrü Sarı ile çalışmama sebep olan insan da Banu Hanım'dır.


TEYAD adında bir dernek kurdunuz. Bu dernek ne zaman, nasıl ve ne amaçla kuruldu?
Bizim bir hayalimiz vardı. Sizler bir gazeteci olarak bütün gazetecilerin 212'li olmasını istemez misiniz? Bence bütün gazetecilerin 212'ye sahip olması lazım. Anadolu Haber Ajansı'ndan, Evren Atalay gibi bir abiye sahibim. Bir yerde bir patlama olsa ben uzaklaşırım, bu insan kalabalığı yarıp o patlamaya gider. O 212'ye sahip biri ama 212'li olmayıp ekmek parası için bunu yapan gazeteciler de var. Bir insan hangi derdin içerisindeyse o derdi halletmek için uğraşıyor. Ben de bütün balet ve balerin 657'li olmasını istiyordum, bunun için uğraşıyordum. Bugün engelli oldum, bütün bedensel engelli bireylerin ve görme, işitme engelli arkadaşlarımın dertlerini dinliyorum. Bedensel engelli olduğum için, bedensel engelliler başta olmak üzere görme ve işitme engellilerin daha rahat edebileceği bir dünya hayal ettik. Bunun için de çoban olarak başımıza Banu Hanım'ı atadık. Banu Hanım'ın büyük yardımlarıyla ve büyük önderliğiyle Tüm Engelli Yaşamı Destekleme Derneği(TEYAD) adı altında bir dernek kurduk.




Dernek çalışmaları nasıl gidiyor? Tepkiler nasıl oldu?
Dernekleşmeden önce çok kapı çaldık. Kimsenin taşın altına elini koymaya cesareti yoktu. O zaman biz yapalım dedik. Kurumlaşarak kapıları çalmaya başladığımız zaman, çok iyi dönüşlere sahip olduk. Üyelerimiz artıyor. Kısa bir sürede kırk üyeyi geçtik. Üyelerimiz doktorlar, iş adamları, sanatçılar, profesörlerden oluşuyor. Dernek biraz daha olgunlaştıktan sonra ellerimizi birleştirip masaya vurduğumuz zaman yapamayacağımız bir şey olmayacak.


Bir videonuz var ve tüm Türkiye izledi ve size hak verdi. Bu videonun bu kadar yayılacağını, tıklanacağını düşünmüş müydünüz? Ülkemizde engellilerin yaşam standartlarını iyi seviyeye taşıyabilmek için ne yapılması gerekiyor?  İnsanlar mı bilinçsiz yoksa yerel yönetimlerin mi bir şeyler yapması gerekiyor?
O video kesinlikle bu kadar büyük bir etki yaratacağı beklenerek çekilmiş bir video değil. Alkislarlayasiyorum.com adresinde paylaşıp oradaki güzel insanlarla derdimi paylaşmak istedim. Sitenin adminleri sağolsunlar bu video sağlıklı bireylerin ihtiyacı olan video diyerek paylaşmaya karar verdiler. Video, ana haber bültenlerine kadar dağıldı. Düşündüğünüz zaman bu ülkedeki bedensel engellilerin kaldırım sorunu en küçük sorunlarından biridir. Bu ülkede bedensel engelli kaldırım niye yüksek demez asla hatta daha yüksek yapsınlar. Çünkü yanlış araba kullanmakla övünen çok insan var. Sadece rampaların önünü boş tutsunlar biz de kaldırımlara çıkıp can güvenliğimizi sağlayabilelim. Ama bu bizim en küçük sorunlarımızdan biri. Çünkü bugün gerekli mercilerdeki insanlar, devlet hastanelerindeki yazar kasaları kaldırdık diye reklam yapıyorlar. Ama siz eczaneye gittiğiniz zaman aldığınız fişin üzerinde muayene ücreti yazar. Doğru yalan değil hastanelerden yazarkasaları kaldırdılar biraz daha görünmez bir köşeye eczanelere koydular. Hastanelerdeki bekleme sıralarını kaldırdık kuyrukları kaldırdık diyorlar önceden o kuyruğa girip iki saat bekliyorduk şimdi internetten sıra alıp on gün bekliyoruz. Bunun gibi büyük sorunlarımız var. Ben devlet memuruyum ama ilaç alırken, ödediğim ilaç farklarından dolayı abilerimden ablalarımdan yüzüm kızararak para istiyordum. İlaç kullanmak zorundayım, yoksa benim ağrılarımla otuz sekiz saat uyuyamadığımı biliyorum. Otuz sekiz saat sonunda ağrılarım hala devam ediyordu, ama beynim şalteri kapattığım için uyudum. Ben de aile bireylerimden para istemek zorunda kaldım. Düşünün ben devlet memuruyum. İnşaatta çalışan ustanın yüksekten düşerek omirilik felçlisi olduğunu düşünsenize ki bu ülkede sürekli olan bir olaydır. O insan nasıl ilaçlarını tedarik ediyor. Bu ülkenin en yüksek mercisindeki kişinin eşi "Keşke bütün engelliler down sendromlu olsa kimseye zararları yok" diyor. Bu kadar acı bir şey olabilir mi? Bu kadar biz engellilerin canını yakabilecek bir şey olabilir mi? Ben bir vergi mükellefiyim. Bu devletin memuru olduğu için daha benim elime gelmeden, para banka hesabıma yatmadan önce ben vergimi veriyorum. Benim bu ülkeye nasıl bir zararım olabilir? Tam tersi ben bu ülke kalkınsın diye vergi verip ülkenin işine yarayan bir insanım.


Opera ve bale ülkemizde ne kadar değer görüyor? Sizce hak ettiği yerde mi?
Bunu içim acıyarak söylüyorum ne yazık ki hayır hakkettiği yerde değil. Ancak İzmir Devlet Opera ve Bale'nin geçtiğimiz sezon kayıtlarına bakacak olursanız çok güzel bir rağbet var. Altı şehirde birden bu rağbet yükseliyor. Bunun için mutluyuz. Ben eski bir sanatçı olarak bunu söylemekten çekinmiyorum, bir insan gelip bizi iki saat sahnede izlediğinde o eser için iki saat çalıştığımızı zanneden insanlar var. O eser için iki ay çalışıyoruz. Zamanı geliyor çift eser birden çalışıyoruz. Ona rağmen dört beş eser yapıyoruz. Altıncı eserde seyirci yavaş yavaş azalmaya başlıyor. Gelen bir kişi tekrar gelsin demiyoruz. Beğeniyorsa gelsin tabi o ayrı konu. Evlilik programları da izlenir. Çünkü komik gerçekten çok komik. 70 yaşında antropozdan ikinci defa çıkmış dedeyi bir teyze için dans ederken görmek bana komik geliyor. Komedi olduğu için izlenebilir. Ama onu izlemek insana bir şey katmaz sadece gülüp unuturken, bir kültür kurumuna gelip burada kültür sanat içerisinde var olup ruhunuzu temizleyip yeni bir şeyler öğrenmek bence insana daha fazla yarar sağlar.


Şu anda kaç oyununuz oluyor ve ne kadar sürüyor? Bunun için hedeflediğiniz nokta nedir?
Bir temsile bizim hazırlanmamız hemen hemen sanatçılar kadar önceden başlar. Bir esere hazırlanmaya minimum bir ay önceden başlarız. Afişi, kitapçığı, broşürü, reklamı, seyircinin ilgisini nasıl çekeriz bir ay önceden başlıyoruz. Çünkü seyirciye yalan söyleyemezsiniz. Olmayan bir şeyi var gibi gösterirseniz, bir kez kazanırsınız o seyirciyi. Gelir olmadığını görür ve bir daha asla gelmez. Onun yerine gerçeklerle çekmeye çalışıyoruz. Bir ay önceden çalışmaya başlıyoruz. Bizim işimiz sadece eserler değil aynı zamanda temsil programları, televizyon programlarına hazırlık gibi çok geniş bir yelpazede İzmir seyircisine hizmet vermeye çalışıyoruz. Bu süre zarfında biz de çift esere hazırlanmak zorunda kalabiliyoruz. Çünkü opera, bale, bazen çift bale eserleri ve oda müziği konserlerine hazırlanıyoruz.


İzmir'de Bale ve Opera’ya verilen değer daha mı yüksek?
Şimdi bu bizim sayemizde olan bir şey değil. Bu İzmir seyircisinin İzmir'de olmasından kaynaklı bir durum. Biz sadece onlarla arada bağlantıyı kurabiliyoruz. Biz sadece o puzzle parçalarından biriyiz. En büyük parçası o sahneye çıkan sanatçılardır. Daha sonra rejisörler koreograflar gelir.


EGE LIFE okurlarına bir mesajınız var mı?
Bu fırsatı bana tanıdığınız için çok teşekkür ederim. Ege Life okurlarına mesajım şu eğer ki Ege Bölgesi'nde olan bazı haberleri doğru bir şekilde birebir birinci ağızdan ve objektif bir biçimde öğrenmek istiyorlarsa bir ay boyunca sabretsinler bir de buradan okuyup dinlesinler.