Güncel Haberler:

Müzelerin Efendisi: Sunay Akın

01.08.2017


MÜZELERİN EFENDİSİ


Sunay Akın



“Toplumları kanatlandıran bilim ve sanattır. Bu kanatları kullanamayan toplumlar tavuk olmaya mahkumdur.”  


Bu sözleri, kılıcı kalem, kalkanı kitap ve ordusu çocuklardan oluşan bir süper kahraman söylemiştir. Birinin kardeşi, birinin babası, birinin kocası... Tüm çocukların büyüyünce olmak istediği kişi, müzelerin efendisi Sunay Akın.



İnsanın büyüdükçe hayallerinin küçülmediğinin kanıtı aslında Sunay Akın. “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım.” diyen Arşimet gibi, bir kitapla dünyayı yerinden oynatabilecek güzel insan. Şair, yazar, koleksiyoncu ya da kendi tabiriyle çocukluğundan beri okur yazar... Bu ayki sayımızda, yürüyen kütüphane Sunay Akın'la bir söyleşi yaptık.


“ÇOCUK AKLI, AKILLARIN EN BÜYÜĞÜDÜR.”


Şiir kitapları, denemeler, derlemeler, köşe yazıları, televizyon programları, sahne gösterileri, müzeler ve dahası... Sunay Akın deyince akla ayaklı bir kütüphane, aydınlık için savaşan bir süper kahraman geliyor. Peki Sunay Akın nasıl olunur? Sizi örnek alan gençler nasıl bu kadar birikimli ve faydalı bireyler olabilirler ?



Çocukluğumdan beri, “meslek sahibi olmak” tanımı bana itici gelmiştir. Büyükler hep konuşurken duyardım. İşte şu okulu bitirdi, şöyle mesleği var, mesleği böyle iyi... İşe girdi, iyi bir işi var... Bu tür sözlerden hep ürkerdim. Anlayamazdım da, sorgulardım çocuk aklımla. Ki çocuk aklı, akılların en büyüğüdür, onu da söylemeden geçmeyeyim. Meslek, insanın sevdiği iş olmalı. Hayat bu mu, benim için de böyle mi demeli insanlar.


Aslında gençlerden söz ettin ya, “beni örnek alan gençler”. Aslında örnek alınması gereken gençlerdir. Çünkü gençler özgürdür. Devrimcidir, direnişçidir. Aydın insanlardır. Gençlerin bize ihtiyacı yok, bizim gençlere ihtiyacımız var. Hayat, insanların beyinlerinin içine duvar örme işi değildir. Beyinlerinin içine duvar örülmesine izin vermesinler, tam tersine o duvarları yıkmak için yaşasınlar. O zaman mutlu olurlar. Bunun dışında gençlere söyleyebilecek bir şeyim yok... Mustafa Kemal Atatürk bile gençlere güvenmiş, “Ey Türk Seçmeni!” diye hitap etmemiş, “Ey Türk Gençliği” diye hitap etmiş. Seçmene değil, gençlere güvenmiş. Ben daha ne diyebilirim ki onun üzerine?



“MÜZELER TOPLUMLARIN HAFIZASIDIR. BU GERÇEĞİ KALDIRAMAYAN ÜLKELER, ALZHEİMER HASTALIĞI’NA YAKALANIR.”


Birçok ilde kurduğunuz ve kurulmasını desteklediğiniz müzeleri bir kenara bırakırsak, sadece Türkiye’nin değil, Dünya’nın da en önemli müzelerinden biri olan “İstanbul Oyuncak Müzesi”ni 2005 yılında ülkemize kazandırdınız. Müzelerin önemini anlatabilir misiniz?


Müzeler toplumların hafızasıdır. Bu gerçeği kaldıramayan ülkeler, Alzheimer Hastalığı’na yakalanır. Bizler için hafıza neyse, bilmeliyiz ki ülkemiz için de müze odur. Ben de Türkiye’ye çocuk tarihi müzeleri kazandırmak için çaba sarfediyorum. Oyuncak Müzesi kurdum, Oyun Müzesi de kurdum. Şimdi de bir Masal Müzesi açıyorum.


“MASAL MÜZESİ, MASAL GİBİ BİR MÜZE OLACAK.”


Biraz bahsedebilir misiniz bize bu “Masal Müzesi”nden?



Ne yazık ki bu ülkede, büyükler birbirini kırmak ve rencide etmek için, çocuğun dünyasını defalarca aşağılıyor ve eziyor. Mesela kızgınlıkla söylenen sözlerden biri de şudur: “Bana masal anlatma!” Oysaki masallardaki uçan halılar olmasaydı, bugün uçaklar bile olmazdı. Masalların tarih içindeki anlatılış biçimleriyle ilgili bir müze olacak bu.



Önce sözlü olarak anlatılıyordu masallar, sonra matbaa bulundu ve masal kitapları çıktı, onun ardından1800’lü yıllarda ise Laterna Magica diye bir oyuncak çıktı. Yani masallar resimlendi bir cam üzerine... Sonra masallar duvara yansıtıldı, yani görünür oldu. Zaman geçti, kukla tiyatrolarında masallar anlatılmaya başlandı. Derken ses kayıt cihazları ortaya çıktı, masal plakları dinlenir oldu. Sonra radyo, radyoda masallar, çizgi romanlar, çizgi filmler, sinemalar… Yani teknolojinin değişimi ve gelişimi esnasında, sanayi devrimini, teknolojik devrimi ve ondan öncesini, kısaca bütün masal anlatım yollarını içinde barındıracak bu müze.



Tabii sadece bununla kalmayacak. Örneğin Andersen’in çok sevdiği, cebinden hiç ayırmadığı, sayfaları resimli olan ilk masal kitabının baskısı da müzede sergilenecek. Jules Verne’in, Aya Seyahat ya da İnatçı Keraban adlı kitaplarının ilk baskıları da olacak. Küçük Prens’in ilk baskısı var... La Fontaine’in fabllarından Ezop Masalları’na kadar, çok eski baskı kitaplar da olacak. Aynı zamanda masal kahramanlarının oyuncakları da sergilenecek. Nasıl bir müze mi olacak? Masalın kendisi gibi bir müze olacak, masal gibi bir müze olacak. (gülüyor)


“ÖNCE AĞAÇ OLAMAZSAN, ORMANI GÖREMEZSİN.”


Cumhuriyetin ilk yıllarında yakaladığımız gelişme ivmesini sonraki dönemlere yayamadık diyebiliriz. Toplumsal refaha ermek biraz ütopik bir düşünce olsa da, bunun için bireysel olarak neler yapmalıyız ?


Çok sevdiğim bir söz vardır. “Bir taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir.” Her şeyden önce, vazgeçmemek gerekir. Nazım der ya, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine...” Biz hep bu dizenin ikincisini öne çıkardık. Orman olalım, örgütlenelim diye uğraştık. Evet, elbette ki örgütlü yaşam doğru yaşamdır; ama Nazım önce şunu söylüyor. Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür... Yani önce ağaç olamazsan, ormanı zaten göremezsin.


Yani her insanın, kendi aydınlanma sürecini tamamlaması gerekiyor. Bu yüzden pergelin çivisi her zaman insandır. Her insan dünyaya geldiğinde bilmeli ki, dünyanın merkezi kendi ayakları altındadır. Nasreddin Hoca doğru söylüyor yani ama pergelin kaleminin olduğunu ayağını gittikçe genişletirsek, sonunda kusursuz bir dünya çizmiş oluruz.



“KAĞIDI YOK ETMEK İMKANSIZDIR.”


Geçtiğimiz günlerde yılların mizah dergisi Penguen, yayın hayatına son verdi. Yaşadığı ekonomik sorunların sebeplerinden biri de insanların artık baskı gazete ve dergileri okumak yerine, sanal ortamda okumaya yönelmeleriydi. Sizce gelecekte baskı kitap, dergi ve gazeteler teknolojiye direnebilecek mi?


Bugün teknolojinin geldiği en son noktalardan biri uçaktır. Uçaklar artık bilgisayarla uçuyorlar. Peki uçak kalkarken ya da inerken altından ne çıkıyor? Tekerlek... Tekerlekse insanlığın en eski icadıdır. Yok olmadı veya kaybolmadı, hala yaşamını sürdürüyor. Öyleyse kağıt da hiçbir zaman kaybolmayacaktır, mümkün değil. Elbette teknolojiden yararlanmak gerekiyor; ama her şeyden önce basılı olan, kağıt üstünde olan daha gerçektir. Unutma ki şu an benim sesimi kaydettiğin bu cihaz bile, her şey sanaldır ama kağıt gerçektir. Nasıl ki uçakların altından kimse tekerliği alamıyorsa, alamayacaksa, kağıdı da yok etmek imkansızdır.


Bu konuda küçük bütçeli gazete ve dergilere önerileriniz nelerdir?


Aslında bu işin bütün heyecanı, küçük bütçeli gazete ve dergilerdedir. En güzelleri onlardır. İnsanlara bir şey anlatma, ışığı insanlara taşıma arzusu en temiz haliyle o dediğin küçük bütçeli gazetelerde ve dergilerde olur. Çok temiz bir dünyası vardır o dergileri, o gazeteleri hazırlayanların. Ben çok seviyorum... Tabii burada önemli olan bir şey var, medyayı yerelden takip etmemiz gerekir. İzmirli İzmir’de çıkan gazeteleri okusun. İzmir’in televizyonlarını seyretsin. Onlara öncelik vermeli... İzmir'deki böyle gazete ve dergilere İzmirliler sahip çıkmazsa kim sahip çıkacak ki?



“KEŞKE BÜTÜN TÜRKİYE İZMİR OLSA...”


Son olarak İzmir ve İzmir insanı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben her İzmir’e geldiğimde gösterilerimde söylediğim sözü söyleyeceğim. Keşke bütün Türkiye İzmir olsa... Benim ilk kitabım çıktığı zamanda İzmir beni çok sahiplendi. İzmir Kitap Fuarı'na geldiğimde de İzmirliler hep benim yanımda oldu. Bugün de öyle benim için. İlk geldiğim İzmir neyse, şu anki İzmir de o. İzmirli her zaman aydınlık, İzmir her zaman güzel. Sadece Türkiye’nin değil dünyanın en aydınlık en güzel insanlarının yaşadığı kentlerden biridir burası. Bunu ukalalığıma verin, neredeyse bütün dünyayı görmüş biri olarak söylüyorum. Keşke bütün Türkiye değil, bütün dünya İzmir olsa.