Güncel Haberler:

Röportaj - Bilim ve Edebiyatın Işığında: Levent ŞIK

09.05.2017






Hayatını bilim insanı olmaya adamış; ancak edebiyattan da kopamayan biri Levent Şık. Bu sayımızda onunla keyifli bir söyleşi yapıp, biraz olsun onun dünyasına ait hissetmenizi istedik. Kelimeler kaleminden dökülürken, birçok sanatçının bakamadığı bir açıyla bakıyor aslında hayata ve doğaya. Şiirlerinde ve yazılarında insanın kendinden bir parça bulmaması neredeyse imkansız. Levent Hoca, öylesine alçakgönüllü ve hoşsohbet biri ki, röportaj bitse de sohbet etsek diyor insan istemsizce. Belki de bu yüzden her satırda kendinden bir şeyler buluyor insan.



Bilim ve sanat... İkisinin de sebebi üretme ihtiyacı, dünyada kendinden bir iz bırakma arzusu. İkisi de, insanlığa daha fazla fayda sağlamak için, insanları aydınlatmak ve mutlu kılmak için. İki farklı yol, aynı bahçeye çıkıyor aslında. Bu bahçeye iki yolu da kullanıp gelebilenlerse, o yollardaki farklı güzellikleri kaçırmadan vardıkları bahçenin tadını daha fazla çıkarabiliyor.



Biraz kendinizden bahsedebilir misiniz, Levent Şık kimdir?



Levent Şık, 1968 doğumlu, ilk, orta ve lise öğrenimini Balıkesir Manyas ve İzmir'de tamamlamış biri. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nü 1990 yılında bitirdim. 90'la 99 yılları arasında yüksek lisans ve doktora eğitimimi tamamladım, bu esnada Biyoloji Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak görev yaptım. 1999 yılında öğretim üyesi olarak Manisa Celal Bayar Üniversitesi'ne geçtim. O zamandan beri de orada görev yapmaktayım. Diğer taraftan sadece fen bilimleriyle değil, aynı zamanda da edebiyatla ilgilenendim. Bu da çok uzun zamandan beri... İlkokul ikinci-üçüncü sınıftan beri yazdığımı hatırlıyorum. O nedenle uzun zamandan beri süregelen bir uğraşı, yazmak benim için.



Daha çok şiir mi, yoksa düz yazı mı yazıyorsunuz?



İlk başlarda daha çok şiir yazıyordum. Daha sonra bunların düz yazıya döndüğünü farkettim. Gözlemler arttıkça yazılar da form değiştirdi. Hissettiğiniz şeyler çok yoğunsa ve az sözcükle ifade edilecekse şiire kayıyor insanın yazdıkları. Ya da söyleyecek çok sözü varsa, düz yazıya...



"Bilimin Sanata, Sanatın Da Bilime Büyük Faydası Var."




Bilim ve sanatı aynı anda hayatınızda tutuyorsunuz aslında, bu da çok güzel bir duygu...


Bilim insanı olmak bana büyük bir avantaj sağladı aslında. "Şeytan ayrıntıda gizlidir, farkı yaratan da ayrıntıdır." diye biliyoruz, onu ben uygulamalı olarak yaşadım diyebilirim. Çünkü ben bir botanikçiyim, canlılarla ilgili ayrıntıyı görebildiğimi, gördükçe de aslında o ayrıntıların yaşamın diğer paydaşlarıyla paralel bir düzeyde gittiğini fark ettim. Bir hücrenin içerisindeki organellerin aynı zamanda bir bilgisayarın içinde de olduğunu gördüm mesela. Bu bilim adamlığı ya da gözlemcilikle ilişkili biraz belki de. Bu gözlemcilik, farklı kaynaklardan okumayla beraber farklı şeyleri ifade etme zenginliği kazandırdı. Bu da sanat boyutunu getirdi diye düşünüyorum.


Bilimin sanata, sanatın da bilime büyük faydası var. İkisi birbirine bağlı bir yerde. Edebiyat bölümündeki arkadaşlarla konuşurken, Çağdaş Türk Edebiyatı doçenti bir hoca bununla ilgili "Hocam siz nasıl yazıyorsunuz, bir edebiyatçı olarak ben yazarken tedirgin oluyorum, rahat sözcük kullanamıyorum." demişti. Ben de dedim ki, "Bir nesneye baktığı zaman bir biyolog onun canlı ve cansız bir sürü yanını görebiliyor. Ben insana baktığımda da, bir çiçeğe baktığımda da nesnenin ötesinde böyle şeyler böyle görüyorum." O da "Biz edebiyatçıyız, sizin yani fencilerin baktığı taraftan asla bakamayız o zaman. O yüzden sizin yaptığınız bize göre daha değerli..." demişti.



"Bu çiçeğin güzelliğini takdir ediyorsun, estetik duyguna hitap ediyor ve içinde kim bilir ne fırtınalar koparıyor. Senin kadar olmasa da, ben de onun güzelliğinden zevk alıyorum. Senden daha az yoğun olmakla beraber, ben de beğeniyorum ve hissediyorum. Öte yandan, bunlarla birlikte, ben çiçeğin moleküler yapısını düşündüğümde de heyecanlanıyorum. Onun nasıl evrimleştiğini düşünüyorum, böcekleri çekmek için büründüğü parlak renkleri, bu renkleri böceklerin nasıl algıladığını hayal ediyorum. Dahası bu çiçeğin mükemmel matematiksel simetrisinden hoşlanıyorum. Olan biten kimyasal reaksiyonları hatırlayıp hayranlık duyuyorum."

Richard FEYNMAN




Üniversitede nasıl çalışmalar yapıyorsunuz?



Biraz önce de söylediğim gibi ben botanikçiyim. Bitkilerle çalışıyoruz dolayısıyla. Bitkiler içinde özel bir grup var, geofitler olarak adlandırdığımız soğanlı bitkiler... Onların altında da daha çok Çiğdemler ve Lalelerle ilgili çalışıyoruz. Tabii 20-25 yıldır akademinin içindeyim, bu süreç içinde de bilimdeki değişiklikler, yeni teknolojiler, yeni beklentiler bizim çalışma yönlerimizi değiştirdi. Ben Flora ve Vejetasyon çalışarak başladım işe. Daha sonra bu yönün bize biraz daha kısır kalacağını düşündüğüm için başka alanlara geçtim. Şimdi moleküler taksonomi alanında var olmaya gayret ediyoruz.




"İnsanın İçinden Doğan Şeyler, O An Olmasa Bile Daha Sonra Değerli Olacaktır."




Ne zaman yazmaya başladınız?


İlkokul 2'den beri yazıyorum. Tabii o zaman yazdığım şeyler genelde basit, mektup tarzı şeylerdi. Mektup yazmayı çok severdim, çünkü benim ailem yurt dışında yaşıyordu. O zamanlar okuma yazmayı öğrendikten sonra hemen mektup yazmayı da öğrenmiştim, yazmak çok hoşuma gidiyordu. O dönemden kalan mektuplarımız var... Bakıyorum, sanki bugün otursam yine aynı şeyleri yazarmışım gibi hissediyorum. (Gülüyor.)


Eskiden yazdıklarınıza bakıp "Ben bunu atayım, ne saçma yazmışım" dediğiniz oldu mu hiç?


Olmadı sanırım. Eskiden de bunu demezdim, çünkü ben biraz stokçu biriyim. Özellikle insanın içinden üreyen, gönülden doğan şeylerin, o an olmasa bile daha sonraki zaman içinde değerli olacağını düşünen biriyim. O yüzden yazdığım herhangi bir şeyi, ki bu peçete bile olabilir, atmam. Ondan mutlaka bir şey çıkar ya da onun bir duygusu vardır içinde diye düşünürüm.




"Bir Kitabın İçinde İnsanın Kendinden Bir Parçanın Yer Alacak Olması, Çok Hoş Bir Fikirdi."




Yazma dürtüsünü profesyonel olarak ilk ne zaman hissettiniz? Yani ne zaman "Bir kitap çıkarmalıyım." dediniz?




"Kitap çıkarmalıyım." hissi, hep bilinç altımda var olan bir histi. Gerçi siz burçlara inanmıyorsunuz, biraz önce konuşmuştuk ama bazı burçların bazı tipik özellikleri var gerçekten. Ben ikizler burcu insanıyım. İkizler burcunun da tipik özelliklerinden biri, bir sanat eseri, özellikle yazılı bir sanat eseri meydana getirme arzusuna sahip olması ve onunla tanınma isteğinin olmasıdır. Bende de bu vardı çok uzun zamandan beri. Üniversite yıllarında ilk defa bir yarışmaya katılmıştım. O yarışma sayesinde bunu derinden hissettim; çünkü o katıldığım yarışma bir şiir yarışmasıydı ve dip not olarak şu yazıyordu: "Belli düzeyde olan şiirler bir kitapta toplanacaktır." Benim en dikkatimi çeken nokta orası olmuştu. Ben şiirimi göndereceğim, seçilirse bir kitapta yer alacak... Bu beni heyecanlandırmıştı. Bir kitabın içinde insanın kendinden bir parçanın yer alacak olması, çok hoş bir fikirdi. Şiirim dereceye girmemişti ama bana bir eser olarak, bir kitap içinde geri gelmişti.Tabii ondan sonra da yazdım, birçok şey yazdım ama hiç bunları bir kitaba dönüştüreyim diye çaba sarfetmedim.




Peki nasıl oldu, nasıl yazdınız kitaplarınızı?



Sosyal medya benim bu anlamdaki gelişimimi çok etkiledi. Yazdıklarımdan bazılarını sosyal medyada paylaşmaya başladım çünkü insan yazıyor yazıyor ama birilerinin de okumasını istiyor bir yandan. Bununla ilgili bir kamuoyu yoklaması yapmak istedim açıkçası... Hani insanlar okuduğunda ne buluyorlar gibi... İlk tepkiler "Ya bunlardan daha var mı?" şeklinde geldi. Ondan sonra bir edebiyat öğretmenim mesaj attı bana, dedi ki "Bunları böyle buraya yazıp durma, çarçur etme. Bunları kitaba dönüştür sen." İlk deneme yazılarımın kitaba dönüşebileceğini o zaman farkettim. O da 2014 yılındaydı, yani çok yakın bir zamanda. Bir sürü birikimim vardı; ama bunları bir kitap olarak paylaşabileceğimi, o olgunluğa eriştiğimi düşünmüyordum. Edebiyat öğretmenim sayesinde farkettim. Sonra hocamla beraber derledik, sağolsun bana ilk editörlük hizmetini gönüllü olarak yaptı. Belli bir aşamaya getirdikten sonra yayın eviyle görüştüm. Yani yakın zamanda başladı aslında kitap oluşturma hevesim.




"İnsan Kendinin ve Yeteneklerinin Farkına Vardıkça Daha Çok Şeyle Uğraşma İsteği Duyuyor."



İlk kitabınız ne zaman çıktı?



2015'te ilk kitabım çıktı. Camdaki İzler... Zaten iki tane kitabım var, biri de bu. Camdaki İzler deneme ve öykülerimin yer aldığı kitap. Bu bir ateşmiş bu arada, onu fark ettim. Tabii 2015 yılında birçok imza günlerine kitap fuarlarına katıldım. Yıl 2016 oldu, kendi kendime dedim ki, "E ben bundan sonraki imza günlerinde ne yapacağım? O zaman yeni kitap yazmalıyım."



Birikimlerim vardı zaten. Onlara baktım, en çok şiirler vardı. Şiirlerden oluşan ikinci bir kitap yaptık, 2016 yılına da onu yetiştirdik. Ama benim hevesim hala roman yazmak bu arada. Roman zor iş... Onun hikayesinin bir olgunlaşma süreci var. Aynı zamanda hikayenin kahramanlarının da birbirleriyle ilişkileri, çevre, birçok faktör var. Hepsini iyice analiz etmek lazım.



Peki hiç geç kaldığınızı düşündünüz mü bu konuda? Keşke daha önce yapsaydım dediğiniz oldu mu?



Keşke daha önce yapsaydım dedim; çünkü daha önce daha çok boş zamanım varmış. Şu anda çok fazla şeyle uğraşıyorum. İnsan kendinin ve yeteneklerinin farkına vardıkça daha çok şeyle uğraşma isteği duyuyor. Bir de, ben yaşama çok bağlı bir insanım. O nedenle de daha fazla şey yapmalıyım, daha fazla insana ulaşmalıyım, daha fazla insana dokunmalıyım... Üniversitedeki öğrencilerim, çevremdeki insanlar, tanışılacak yeni yeni dünyalar... Hep benden bir şey bekliyorlarmış gibi hissediyorum.





"Şiir Yazarken İçimden Bir Orhan Veli Çıkıyormuş Gibi..."



Kalemini en çok beğendiğiniz yazar, şair kimdir? Şiirlerinizdeki Orhan Veli esintisintisini fark etmemek imkansız gibi...




Evet, gerçekten de şair olarak Orhan Veli... Benim başucu şairim diyebilirim. Onun şiirleri küçükken de beni etkilerdi, daha sonra da etkiledi. Demek ki benzer şeyler hissediyoruz ve benzer şeyler düşünüyoruz onunla. Bu nedenle onun şiirlerini çok seviyorum. Onu okuduğum zaman hemen bir şeyler yazma ihtiyacı oluşuyor. Ya da şiir yazarken içimden bir Orhan Veli çıkıyormuş gibi geliyor.



Düz yazı tarzında da Paulo Coelho'yu beğeniyorum. Kitaplarının, hep benim içimde olan şeylerin yazılı hale getirilmiş hali olduğunu fark ettim. Onunla da benzer şeyleri düşünüyormuşuz aslında. Mesela "Elif" beni çok etkilemiştir. Simyacı başta olmak üzere diğer kitapları da... Bunları tekrar tekrar okurum; çünkü bir kitaptan bugün alacaklarımızla yarın alacaklarımız farklı oluyor. O nedenle bu iki isim yazarken de beni çok etkiledi diyebilirim.



Sizin şimdiye kadar okuduklarınızın içinde en sevdiğiniz kitap ne oldu peki?



Paulo Coelho'dan Elif'tir benim en sevdiğim kitap kesinlikle. Bendeki kopyasının, benim için önemli olan her yeri çizilidir. Tekrar tekrar okurum bu kitabı. Çünkü her insanın içinde o yolculuğu yapma hevesi olduğunu düşünüyorum ben. Kendi adıma, "Bu kitabı Levent yazsaydı böyle yazardı." dediğim için o kitabı çok seviyorum. Mesela yolunu kaybetmiş ya da bana fikir soran "Ben bu durumda ne yapmalıyım?" diyenlere, "Elif'i oku." diyorum, "Elif'i oku, hayatın bir anda değişecek." Çünkü hepimiz aynı süreçleri yaşıyoruz, tüm insanlar benzer duygular yaşıyor. Bu benzer duyguları birisi İngilizce yaşıyor, birisi Fransızca, birisi Türkçe yaşıyor sadece...




"Gerçek Hayat Ya Da Hayal Gücü Çok Fark Etmiyor Aslında, Önemli Olan Hissiyat."



Camdaki İzler ve Sır isiminde iki kitabınız var. Biraz bahseder misiniz kitaplarınızdan?





Camdaki İzler benim çeşitli olaylarla ilgili ya da herhangi bir kavram üzerine düşüncelerimle oluşmuş birikimlerim... Bir konudaki düşüncelerimi yazıya dönüştürerek deneme tarzı yazılar yazıyordum. Bunları bir araya getiren bir kitap oldu Camdaki İzler. Örneğin Perdeler diye, çok beğeni alan bir yazım var. Bir gün evde otururken perdelere bakarak, evimizin perdelerini ne zaman açık ne zaman kapalı tuttuğumuza dair bir fikir yürütmüştüm. Çoğu insan için aynı olan bir farkı varmış bunun. Ben onu hissedip yazmıştım. Sonra röportajlar ya da televizyon programları sırasında en çok bana sorulan soru, "Bu 'Perdeler'i nasıl yazdınız, neden yazdınız?" oldu. Sizin de hissettiğiniz gibi, perdeleri evde yalnızken açıp, birileri varken ise kapalı tutuyoruz... Yani kısaca, güncel kavramlar üzerine düşüncelerimi anlattığım bir deneme kitabı oldu Camdaki İzler. Ayrıca içinde dört tane de öykü var. Bu öykülerden bir tanesi tamamen kurgu, diğer üçü farklı kişilerin hayatlarından parçalar taşıyor. Bu arada yazarken fark ettim, öykü yazmak da oldukça keyifliymiş...



"Sır", şiirlerinizi derlediğiniz bir kitap... Şiirlerinizi yazarken neyden ilham alıyorsunuz? Daha çok hayal gücü mü, yoksa gerçek hayat mı yazdırıyor size şiirlerinizi?




Ben genelde gerçekten ilham alıyorum sanırım... Örneğin bir fotoğraf karesinde var olan bir duygu, beni çok etkiliyor. Ebeveynlerinden birine doğru koşan bir çocuk beni etkiliyor... Çünkü o basit eylemde bile bir duygu var. Ya da hüzünlü bakan bir insan portresi... Yani kısaca "gerçek"ler daha fazla etkiliyor beni. Özellikle sevgi teması çok yoğun duygular uyandırıyor. Birine duyulan özlem, ciddi bir aşk, bir şeye ya da birine aşık olmak... Aşk dediğimiz çeşitlidir. Çocuğunuza aşk duyabilirsiniz, yaptığınız işe veya eşinize de duyabilirsiniz aşkı... Ya da hayalinizdeki bir kişiye de olabilir bu... Aşk, yazmaya teşvik eden bir duygu bana göre... Ama dediğim gibi, genelde gerçekler üzerinden gidiyorum. Kurgu şiir yok mu, derseniz, tabii ki kurgu şiirlerim de var. Çok yoğun duyguların biriktiği bir anda istediğiniz herhangi bir şeye yazabilirsiniz. Yani mindere, yastığa bile yazabilirsiniz şiiri; ama tabii dediğim gibi, o yoğunluğun oluşması lazım. Gerçek hayat ya da hayal gücü çok fark etmiyor aslında, önemli olan hissiyat.



Okuyucularınıza söylemek istediğiniz bir şeyler var mı? Sizi nasıl okumalılar?



Son iki yıldır, çeşitli ortamlarda söyleşilere katılıyorum. Davet ediyorlar, gidiyoruz, konuşuyoruz. Daha önce hiç kitaplarımı okumamış kişilerle sohbet ettikten sonra "Yanınızda kitap var mı? Alabilir miyiz?" diye sorulduğu çok oluyor. Karşıdaki kişiyi tanımakla kitabı okuma isteğinin paralel olduğunu fark ettim. Diğer taraftan, daha önceden kitapları okumuş olanların bulunduğu söyleşi ortamlarında, çok daha farklı ortak buluşmaların olduğunu gördüm. Çünkü okuyan kişi, o satır aralarında, küçücük kelimelerde sizin içinizi görüyor. Bunun için de, içini gördüğü kişiye yakın olduğu zaman, yani yüzünü, mimiklerini gördüğü zaman o okuduğu kitabın içine çok daha fazla ulaştığını fark ediyor. O nedenle zaten beni tanıyan insanların kitaplarımı okurken "Bu Levent'in karakteri, Levent tam da kendini yazmış." dediğini düşünüyorum. Beni hiç tanımyan insanlarınsa, kitaplarımı okurken kendi hayatlarından esinlenerek okumalarını tavsiye edebilirim.




Son olarak söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?


Okuyuculara şunu söylemek isterim... Ben yazmaya çok önceden başlamama rağmen, bunu nitelikli bir hale getirmem geç oldu. Genelde yazabilmek ve yazamamak birbirinden keskin bir şekilde ayrılıyor. Herkes yazamıyor tabii ama yazan kişiler içinde de düzey/seviye farkılılıkları olabiliyor doğal olarak... Fakat yazmaya birazcık meyili olan insanların kendilerini bir an önce, çabucak keşfedip, ellerinde yazma isteği anlamında ne varsa onu değerlendirmelerini tavsiye ederim. Bunun için önce okumak gerekiyor bence. Çünkü okumak, yazmayı teşvik ediyor. Ben son yıllarda daha fazla okuduğumu düşünüyorum. Okuduklarımın etkisiyle daha fazla yazmaya başladım. Tabii okumak için de iyi seçim yapmak lazım. Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar okumak lazım, kelime üstadı... Bu tür kitapları tavsiye ederim. İnsanlar kendilerini değerlendirmeli mutlaka, herkesin kendini ifade edebileceği bir dil olduğuna inanıyorum. Bu dil bazen kağıda bir cümle ile bazen de bir çizgi ile yansıyabiliyor; ama keşfedilmiş duygu mutlaka bir şekilde ifade buluyor. Sanattan yoksunsa bir ruh, günümüzün bunca uyaranı karşısında eriyip gidecektir... Kendimizi dış dünyanın hoyratlıklarından korumak ve sevdiklerimize bir nefes olmak adına sanattan beslenmek, biraz da borcumuz aslında. Bilim ise doğruları haber verdiği için, elimizdeki en önemli güç olarak kıymet bekliyor.


Ege Life Dergisi'ne de Bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederim. Sevgilerimle...





(...)

Bulut yüklü gökyüzünün

yağmurunu kıskanması gibi,

Dallarından vücut bulmuş ağacın

meyvesini saklaması gibi,

Dalgasını içine mahkum eden

enginlerin durulması gibi

Sakla beni kendine...


Sakla Beni, Kasım 2015, SIR


(...)

Çünkü gülen bir yüz

Henüz

Hüzünlüsü kadar incelenmedi,

Değer bulmadı.


Gülüşün Ne Güzel, Nisan 2015, SIR


(...)

Daha ne diyeyim hayat, ben seni

sana dair her bir şeyi sevdim,

gözümün güzel bildiği, "sev bunu" dediği,

insanı, bitkiyi, böceği, canlı ya da cansız

her şeyi,

her bir şeyi sevdim be hayat...


Sevdim, Kasım 2015, SIR (Prof. Dr. Yusuf GEMİCİ'nin anısına...)


(...)

Çaresiz, unutulacağız

ismimizi bilen en son kişi

gittiğinde buradan


Unutulacağız, Nisan 2014, SIR


Ben sabahı bekledim,

güneşe nazire, sen de doğacaksın diye

elimi, yüzümü yıkadım, saçımı taradım

sen gördüğünde süzeceksin diye.

Ben seni bekledim,


gün olacak

seni sevdiğim gbi seveceksin diye.


Ben bulutu bekledim,

yağmurla pencereme düşeceksin diye

damlaların her biri sen olacak

sonra yanına beni de alacaksın diye.


Ben gec
eyi bekledim,

bedene uyku girecek diye

o uykuyla beraber

rüyalarıma sen de geleceksin diye.

Ben bekledim,

sen de bir vakit ben olacaksın diye...


Bekledim, Mart 2016, SIR


Bir gün

Dünyanın herhangi bir yerinde

Ahşap bir pencereden

Tek başına

Dışarıya bakıp

Beni aramak zorunda kalırsan

Uzaklara değil

En yakınlarına bak.

Hemen yanında

Nefesin kadar yakınında

Duyacağın

Ama dokunamayacak kadar

Yakınında olacağım

Uzaklarda arama.


Nefes, Nisan 2014, SIR