Güncel Haberler:

Sadık Yemni: “Yazmak benim için yaşamak gibi bir şey”

12.09.2016


Muska ve Yatır Romanları ile tanıdığımız Yazar Sadık Yemni geçtiğimiz günlerde İzmir’deydi.

İzmir’i kullanan ilk bilimsel kurgu yazarı Yemni ile İzmir üzerine keyifli bir söyleşi yaptık…



Sadık Yemni kimdir bir de sizden dinlemek isteriz...

Annem Eski Alsancaklı'dır. 15 yaşında İstanbul'a gelin gittiği ve beni orada doğurduğu için doğum yerim İstanbul'dur. 2-3 yaşlarındayken İzmir'e tekrar geldik. Gözümü Göztepe'de açtım sayılır. 15 yaşıma kadar orada yaşadık. Sonra Eski Alsancak'a taşındık. 15 ve 25 yaşlarımın arasını Alsancak'ta geçirdim. Göztepe biraz mistiktir çünkü orada yaşadığım şeyler rüya ile gerçek yaşamın karışımı gibidir. Alsancak ise daha bluğ çağıdır. Çocukluktan çıkarak hayata daha bir başka bakmaktır. 25 yaşımda Amsterdam'a gittim neredeyse kırk yıl kaldım. Avrupa'nın hippi devrini, klasik fordizmin çökmesini, büyük sanayi ülkesi olan Avrupa ülkelerinin sanayiden çıkıp hizmet sektörüne ve bilgi satışına geçmesinin bütün o hallerini gördüm. Berlin Duvarı'nın yıkılmasını, İkiz Kuleler'in vurulmasını Avrupa'da yaşadım ve oradaki insanların ne hissettiğini gördüm. Bir de şansım mı bilmiyorum tipim de bir yabancıya benzemediği için daha kolay gözlemleyebildim. Nasılsa bizden diye tedbir almıyorlar. Böylece her şeyi gerçek anlamıyla görebilme şansına kavuştum. Güzel tarafı da Türkiye'ye dışarıdan bakabildim. İnternete ilk bağlantımdan önce bütün beslenmemi hatta daha sonra da İngilizce ve Hollandaca kaynaklardan, gazete ve dergilerden yaptım. Türkçe gazeteleri de okudum ama esas beslenmemi yabancı kaynaklardan yaptığım için bir başka açıdan bakma imkânı buldum. Uzun vadede bana iyi geldi. O zaman bazı dogmalardan, ön yargılardan sıyrılma imkânı buldum.


Türkiye'ye ne zaman döndünüz?

Türkiye'ye 2013 yılında döndüm. Sonra tekrar gittim ve 2014 sonunda yurtdışındaki evimi sattım.


Kelimelerle olan ilişkiniz nasıl başladı?

Ben kadın meddahlar elinde büyüdüm. Anneannem bizde kalıyordu ve beş tane kız kardeşi vardı. Girit göçmeniyiz. Bilirsiniz göçmende hikâyeler bitmez. Sonra ben de göçmen olduğumda bende de hikâyeye bitmemeye başladı. Göçmen olmadan önce hikâyesi bitmeyen göçmenleri dinleyip sonra kendim göçmen olup kendi hikâyelerime kattım. Bir de kadın meddahlar dedim ya annem süper bir anlatıcıdır. Annneannem öyle değildi ama onda da başka türlü hikâyeler vardı. Tüm aile bireylerine kitap ithaf ettim anneanneme etmedim. Çünkü onu roman kahramanı yaptım. Muska kitabında Cemile Hanım'ı hakiki rolünde oynattım. İnanılmaz derecede derin bir medyumdur.  Anneannemin elinde büyüdüğüm için o medyumluğu biraz bana aksetti. Bir çeşit farkındalık...  Zaten 12 yaşına kadar herkes paranormal yaratıklardır. Ama hipofiz bezleri ve hormonlar değiştiğinde ne yazık ki kaybediliyor. Bunlar benim şansım oldu. Önce ben de küçük meddah oldum. Görmediğim filmleri anlatırdım. "Sadık yeni film var mı?" diye sorarlardı ben hemen uydururdum. Birinci sahneden başlar ses efektlerini bile yapardım. Birkaç meslekten birini yapabilecekmişim onu gördüm.


İlk romanınızı nasıl yazdınız?

İlk romanım Amsterdam'ın Gülü'dür. Hiç risk almadan yaşadığım ikinci kuşak olayları aktardım. Gurbetteki Türk'ün ilk dedektifini ben yazdım. Sonra başkaları çıktı. Bu biraz parmak ısınması gibiydi.


Ustalık döneminizi hangi kitapla bağdaştırıyorsunuz?

Yatır Eski Alsancak'tır. İzmir'i kullanan ilk bilim kurgu yazarı benimdir. Bir de bunların hepsini Amsterdam'da yazdım. Muska'da o kadar gerçek olaylar var ki... 


İzmir'in sizde özel olmasının sebebi nedir?

Bütün formasyonumu aldığım yer İzmir'dir. 25 yaşımda Amsterdam'a gittim. Burada ne gördüysem bana ne verildiyse şansıma.


Sizin için en özel kitabınız hangisi?

Bu kitapların hepsini yazmak benim için çok özel oldu onları yazmak. Muska çok tanındı ve bana şöhret kapısı açtı. Bunu bana Elif Şafak ve Murathan Mungan bana "Sen bunu yazdın ben de bunu bu kitaba geçip yazabildim, senden etkilenerek yazdım" diye söylediler. Benim yazabilmem de Amsterdam'da olabilmem sayesinde olmuştur. Burada olsam biraz işin içine hem bilimi hem cinleri aynı anda karıştırmaya kalksam Türkiye için erken olurdu. Onu yapabilmek için birinin Amsterdam'da yazması sonra diğerlerinin yapılabiliyormuş dedikten sonra yapması gerekiyordu. O dönem ilerici kesimin bir baskısı vardı. Bunlar dominant oldukları, burayı ele geçirmiş oldukları için asla icazet vermezlerdi ve mahallede barındırmazlardı. Ama biri Amsterdam'da yapıp önce Hollandaca çıkartıp oranın ciddi roman yarışmasının ön elemesini kazanıp onun referansıyla Türkiye'ye gelince oldu. Aslında zamanı da gelmişti.


Yeni bir kitap hazırlığı var mı?

Her zaman var. Mart ayında ve Haziran ayında iki makale yayınladım. Bunlar benim yeni dönem yazılarımdır. Bir tanesi Üçüncü Kapı, diğeri Balonlu Vadi'dir. Üçüncü Kapı'da modernitenin insanlara kurtuluş vadedip vadetmediğini sorgulanıyor. Kabaca modernitenin şu kadar kapısı var. Bu kapıdan girersen bu olur vadettiği asıl kapısından da girersin ama o kapı bence kof diyorum. Balonlu Vadi, Türkiye'de entellektüel hayat ve modernitenin toplumun üzerindeki etkisini altı sayfada anlatmaya yönelmiş birinin çabasıdır.


Yazılarınızı yazarken birincisi yaşadıklarınızdan mı seçiyorsunuz? Bu konuları yazmaya iten duygu nasıl ortaya çıkıyor?

Çocukluktan beri kainat nedir diye düşünürken delirirdim. Space Odyssey filmi birçok kişi için sıkıcıdır. Çünkü sürekli o gemi maketini gösterir. Ben onu 7-8 defa huşuyla izlemişimdir. O maketi görmek bile beni kendimden alır götürürdü. Bilime ve matematiğe karşı çok meraklıyımdır. 17 yaşımdan beri fizik, kimya ve matematik dersleri veriyorum. Şimdi annem huzurevinde orada çalışan bir kadının kızına matematik dersleri veriyorum. Ben bildiğim kadarını nakledebilen biriyimdir. Bir sürü fizik formülünü iki formül yaparak millete nasıl sınıflar geçirirdim. Bayağı sıkı bir öğrenci geçmişim vardır. Şimdi karşılaşıyoruz birçoğu iş adamı olmuşlar. İnsan fıtratı açısından da kendini "Ben neyim?" diye sorgular. Kendini bilen Rabb'ini bilir derler. Ben İncil'i, Kuran'ı bilmezsem burada ne söyleniyor, kitaplarda ne yapıyorlar, filmlerde ne anlatıyorlar asla bilmeyecektim. Şimdi Türkiye'de söyleniyor benim zamanımda sadece büyüyünce mühendis ol doktor ol derlerdi.


Yazılmamış konuları yazmayı mı yoksa herkesin yazdığı konuları kendinize göre yorumlamayı mı mı tercih ediyorsunuz?

Güneşin altında yeni bir şey yok derler. Bir şeyi kendime has anlatabilmek için biriktiririm ve çok uzun süre sabrederim. Üçüncü Kapı ve Balonlu Vadi'yi okuyunca anlayacaksınız. Bana has bir resimleme, şekil alma gibi bir şey var. O benim parmak izim ama güneşin altında yeni bir şey yok. Bana has anlatım şekli var. Size haslıkla çok uzun sabreder ve ışık çıkartabilirseniz güneşin altındaki eski şeylerden başka türlü renkler çıkar. Yoksa aynı renklerle bir sürü anlatılan şey vardır.


Eğer bir sinema filmine uyarlanmasını isteseydiniz hangi kitabınızı seçerdiniz?

Yatır'ı seçerdim. Yatır'ın basım aşamasında basmayın dedim. Çünkü içime sinmeyen yerleri vardı. Bu elimdeki metinden de kurtulmam lazımdı. Yazdığım floopyleri çöpün içine koydum ve attım. Sabah çöpçü geldi ve benim torbamı öğütücüye attı. Yeniden yazabilmek için de 7 yıl bekledim.


Bu sizin mükemmelliyetçi olmanızdan mı kaynaklı?

Evet mükemmeliyetçi olmamdan kaynaklı. Çünkü gözüm açıldığında elimde sadece kağıt üstünde bir kopya tutuyordum. Elektronik olmasın oradan cümle alamayayım diye. Sonra yeniden yazdım.  Hatta eski kültür bakanımız okumuş ve "Falanca şahıs değil de Yemni'ye de bir Nobel verselerdi keşke" demişti. 2005 yılında çıktığında politik olarak bazı şeyler hazır değildi. Yatır isminden kaynaklı ön yargı da oldu. Son derece rahat serbest bir anlatımı vardı.


İzmir halkının kitaba bir önyargısı oldu mu?

Okumadan bir ön yargı oluştu. Hâlbuki okusalar çok sevecekler. En çok emek verdiğim eserimdi istediğim kadar sesi çıkmadı. Ama ben kendi performansımdan memnunum. Bir romanda bitmemişlik duygusu, gereksiz diyaloglar, boşluklar, ahkâm kesmelere düşülebiliyor. Kitabı güzel tamamladığımı düşünüyorum. Kendimi fizyolojik olarak da şöyle hazırladım sabah 6'da kalkıp 6.30’dan 10.30’a kadar yazıyordum. İki öğünü arada yiyordum ve spor günüyse sporu erken yapıyordum. Spor günü değilse zihnimin açılabilmesi için bisikletle bir yarım saat tur atardım. Bir de öğleden sonra akşama doğru bir çalışma yapıyordum. Ağır disiplinle çalıştım.


Yazmak sizin için ne ifade ediyor?

Yaşamak gibi bir şeydi. Bir de insanın hayalleri vardır olmayacağına bile bile o hayalleri kurmaya devam eder. Benim artık yazıdan başka kurduğum bir hayal yok. Böylece bütün gücümü anlatma yeteneğimi yazmaya veriyorum. Şimdi bir yapay zekâ yazdım o da baskıya hazırlanıyor. İki bilim kurgu kitabım aynı anda çıkacak. Bir tanesi Yüzümün Son Kitabı, bu kitapta bir çocuk Facebook üzerinden 6 gün sonraya bakabiliyor. Daha önce öykü olarak yayınladım. Bunu şimdi kitaplaştırıyorum. Bir de Ela adından bir yapay zekâ yazdım. Bu biraz gelecekte yapay zeka nasıl olacak diye bir tezdi. Bilim kurguya kendi kültürümüzü koyunca orijinal oluyor. Şu ana kadar bize bilim kurgu eseri verenler ateist bile olsalar Hristiyan ve Yahudi kültüründen esinleniyorlar. Çok doğal olarak Eski İncil'den bunun çevresinde oluşmuş kültten yararlanıyorlar. Bizim dinimizde bunu da kucaklayan sarmalayan bir yer vardır. Bunlar kenarda kalıyor bir de göbekte bir yer var. O göbekten ne alırsan al koy içine orjinal oluyor.


Ege Life okurlarına bir mesajınız var mı?
Egeli olmak bir ayrıcalıktır hem kültür yönünden hem tarih yönünden ve daha birçok yönden bunun keyfini çıkarsınlar.