Güncel Haberler:

"Tiyatro Benim İçin Bir Yaşam Biçimi"

05.02.2016

Röportaj: Seher DENİZ




İzmir Devlet Tiyatrosu'nda iki dönem müdürlük yapan, tiyatrocu, oyuncu, yönetmen Metin Oyman'la oyunculuk, yönetmenlik yaptığı oyunlar ve İzmir üzerine konuştuk...  



Merhaba Metin Bey... Sizi daha yakından tanımak isteriz, bize kendinizden bahseder misiniz?

Ben doğma büyüme İzmirli değilim ama bir İzmirli'den daha fazla İzmirliyim. Ben İzmir Devlet Tiyatrosu'na girmeden önce Karşıyaka Lisesi'nde okuduğum yıllarda Tiyatro Temsil Kolu Başkanlığı yaptım, İzmir Radyosu Çocuk Saati'nde seslendirmeler yaptım, İzmir'de Halk ve Çocuk Tiyatrosu diye yarı profesyonel bir tiyatro girişimi vardı o tiyatroda sahne aldım. Akabinde İzmir Devlet Tiyatrosu'nun kadrosu şimdiki kadar geniş değildi. Dışarıdan kendini kanıtlamış yeteneklere kapısını açıyordu. 72-73 sezonunda İzmir Devlet Tiyatrosu'nda bir yıl görev aldım. Bir oyunda başrolde diğer oyunların hemen hemen hepsinde yan rollerde oynadım. 1978'de Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümü'nden mezun oldum. Ankara Devlet Tiyatroları'na girdim. İki yıl orada çalıştıktan sonra kendi isteğimle İzmir'e tayin oldum. O gün bugündür de sanatçı, yönetmen ve çeşitli dönemlerde müdür vekilliği ve müdürlük görevlerinde bulundum.


Tiyatroyla olan ilginiz kaç yaşında başladı?

Biraz hissetmeyle oluyor. Aileden destek görmedim ama köstek de görmedim. Resim yapmayla, okul korosunda sahneye çıkmayla, bir okul temsilinde rol almayla bir şeyler hissediyorsunuz. Ben bu işi yapabilirim. Yaptığınız zamanda çevrenizdeki insanlar iyi oluyor, sesin güzel, çok iyi rol yaptın gibi bir takım destekler gelince kendinizde bir şeylerin varlığını hissediyorsunuz. İçeriden gelen bir dürtüyle, hissetmeyle başlar. Okumayla, diploma almayla sanatçı olunmuyor maalesef. Onlar sadece bir şeyleri destekliyorlar. Lise yıllarında okul tiyatrosu, radyo çocuk saati, İzmir Halk ve Çocuk Tiyatrosu diye arka arkasına geldi.


Tiyatronun hayatınızdaki önemini nasıl tanımlıyorsunuz? Tiyatro sizin için ne demek?

Tiyatro benim için meslek olmaktan öte bir yaşam biçimi. Ben Atatürk'ün şu önemli sözüne katılıyorum "Tiyatro bir memleketin kültür seviyesinin aynasıdır". Günümüz koşullarında sadece tiyatro olarak almıyorum. Güzel sanatlar bir memleketin hayat damarlarından birisi ve aynasıdır. Bende bunu bir şiar edindim. Bir sanatçı olmanın getirdiği duyarlılıkla yaşadım. Her şeyde ve her yerde tiyatroyu ön planda tuttum. Zaman zaman müdürlük konuları gündeme geldiğinde kendim talep etmesem bile her zaman aday olarak ortaya çıkarıldım. Bu da benim için gurur verici bir şey olmuştur.


Görev aldığınız oyunlarda sizde etki bırakan unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşabilir misiniz?

Bütün rollerime replik sayısına bakmadan gereken önemi verdim. Sahneye hep aynı heyecanla çıktım. Benim için dört repliklik bir rolde baştan sona süregelen bir rolde aynı değerde oldu. Hiç bir zaman için niye bu böyle demedim. Çünkü ben küçük role inanmıyorum. Küçük rolü sanatçı büyütür. Siz bir replik söylersiniz ama bütün bir oyunda hatırlanan tek kişi olabilirsiniz. Bu sizin yeteneğinize, sanatçı kimliğinize, kişiliğinize bağlıdır. Eskiden bizim abilerimiz, hocalarımız oyun metnini önüne alıp hangi sayfada var bu rolde ne kadar küçükmüş diye yorumlama meydana gelmezdi. Önemli olan o karakteri sahnede nasıl o üç replikle canlandırmaktı. Benim hocalarımdan Saim Alpago'nun, öğrenciliğim sırasında son oyununu izledim. Bütün oyun boyunca koca Saim Alpago bir tek "Evet" repliği vardı. O repliği öyle güzel söylüyordu ki alkışa çıktığında bütün salon yıkılıyordu. Onun için şu rol bu rol diye ayırmayacağım. Bütün rollerimi severek oynadım. Ama bir tane ben de çok özel olarak yer eden bir oyun var. 1980'den sonra Türkiye'nin siyasi yapısında çalkantılar devam etti. O günkü hükümetler Devlet Tiyatroları'na özel bir misyon biçtiler. 80 öncesi karmaşık olan insanların birbirine düşman oldukları yerlere turne yapacaksınız dediler. Pilot olarak İzmir Devlet Tiyatrosu seçildi. Biz İzmirli yazar Cahit Atay'ın Karaların Memetleri'nden Yangın Memet'i hazırladık. Ben de orada Yangın Memet'i oynadım. Belirlenen bir rotayla sezonun kapalı olduğu bir dönemde Çorum köylerine gittik. Çorum o dönem çok karmaşık ve kötü olaylara şahit olmuş bir ilimizdi. Akabinde Ünye, Fatsa'ya gittik. Daha önceden haber gittiği için yedi sekiz köy bir köy meydanında toplanıyordu. O köyde gün ışığında kurulan bir platformun üzerinde açık bir biçimde oynuyorduk. İnsanlarla diyalog kurup tiyatroyu anlatıyorduk. Ayrıca o yedi sekiz köy halkını birbirine kaynaştırıyorduk. Tiyatronun önemli bir misyonunu yerine getiriyorduk. Yanlış hatırlamıyorsam toplamda altmış beş köye gittim. Mesela Ankara Kızılcahamam'da oyundan sonra küçücük bir kız çocuğu yanıma geldi ve bir demet kır çiçeği toplayıp getirdi. Öğretseniz bu kadar güzel söyleyemez. Aldım çiçeği tebrik etti beni. Teşekkür ettim o da bana "Tiyatroyu köyüme kadar getirdiğiniz için biz teşekkür ederiz" dedi. Bunları anlatırken tüylerim diken diken oluyor. Bunun gibi onlarca hikaye anlatabilirim. Yine bir dağ köyünde yaşlı bir dede olayı uzaktan izledi. Hikayemizde bir inek yüzünden kan davasını anlatan bir öykü. Oyun sırasında gözüm takılıyor. Çünkü aksakallı bastonuna yaşlanmış bir dede, halka karışmadan izliyor. Oyun sonrasında yanına gittim. Nasıl olduğunu sordum bana "Evlat bu oyunu kim yazmışsa çok doğru yazmış sen bilmezsin bu köyde bir inek yüzünden kaç kişi birbirini öldürdü" dedi. Köylerde oynanan bu oyun tiyatronun gücünü, sanatın gücünü, insanlar arasındaki anlaşmazlıkların nasıl ortadan kaldırılabileceğini bana gösterdi ve meslek hayatımda inanılmaz bir ufuk açtı.


Şahane Düğün'ün yönetmenliğini yaptınız. Sonuç beklediğiniz gibi oldu mu?

Her şey Şahane Düğün'de şahane gidiyor. Her şey istediğim gibi oldu. Dekoru, köstümü, oyuncu arkadaşlarımla çalışmam istediğim gibi oldu. Bu birliktelik de başarıyı beraberinde getirdi. Devlet Tiyatroları bayrağında yedi tane renk vardır. Bu gökkuşağını simgeler ama bu bizim repertuvarımızdaki skalayı gösterir. Komedi de o renklerden bir tanesidir. Ben komediyi diğer oyunlardan ayırmam. Bazıları komediyi hafif, insanların eğlence duygularını tatmin eden bir tür olarak görürler. Aslında öyle değildir. Komedi oynayan dram ve ya klasik oynayabilir. Ama sadece klasik oynayan komedi oynayamaz, sadece dram oynayan da komedi oynayamaz. Komedi bu iki saydığım türü de içinde barındırır. Komedi oyunculuğu zor bir oyunculuktur. Arkadaşlarıma önce bir abi bir hoca olarak ben de bunu anlattım. Devlet Tiyatrosu olarak klasik akademik eğitimden gelen insanlarız. Bir şeyi iyi beceremiyoruz. Komediyi özel tiyatrolar, İstanbul Şehir Tiyatroları gibi oynayamıyoruz. Ben size bir Fransız vodvili gibi oynatacağım dedim. Başlangıçta biraz zorlandık bu konuda, arkadaşlarımızı bir kalıptan çıkarıp başka bir kalıba sokmak özellikle vodvil olarak biraz zor oluyor. Ama onlar bana güvendiler. Prömiyer seyircisi bir negatif eleştirel bir gözle bakar. İkinci temsil, üçüncü temsil farklıdır onuncu temsil bambaşkadır. Çünkü oradan gelen bir elektrik var. O sizi sahnede denetler. Zaten onu aldıktan sonra sizi kimse tutamaz. Ama ilk gün ayakkabı ayağınıza vurur, pantolon sıkar, kemer oturmaz. Halbuki o kadar prova yapmışsınızdır ama nedeni başkadır. Özellikle iki tane de tanıdık seyirci varsa yandınız o ayakkabı ayağınıza bir türlü girmez.


Oyunculuk da yaptınız yönetmenlik de sizin için hangisi daha keyif verici?
Yönetmenlik benim tercihim oldu ama oyunculuk en başta mesleki tercihim oldu. Sanatta yer almak istediğim zaman oyunculuğu seçtim. Bundan vazgeçemem bu benim yaşam biçimim. Ama tabi ki oyunculukta başka bir noktaya geldikten sonra başka bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Ben de onu istediğim zaman başladım. İzmir Devlet Tiyatrosu'nun en fazla oyun yöneten insanı benim. Benim yönettiğim oyunlar da normal şartlar altında en az iki sezon oynadı. Elimden geleni yapacağım. Yaş haddinden emekli olana kadar bu işi korumaya çalışacağım. 2 sene sonra devlet emekli edecek ama ben kendimi emekli etmeyi düşünmüyorum.


Sizce tiyatro hak ettiği önemi alıyor mu? Bu konuda yapılması gerekenler nedir?
Televizyon insanları eve bağladı. İnsanlar günün yorgunluğundan sonra eve ayaklarını kanepeye uzatıp herhangi bir dizinin müptelası olup evden çıkmamaya başladılar. Biraz da maddi yönü var. Özel tiyatrolar fiyatlı oynuyorlar ama biz üç beş liraya oynuyoruz. Bu bir kamu hizmetidir. Böyle olması lazım, bizim gibi gelişmekte olan sanatı yaygınlaştırmak istiyorsan devletin bu fiyatları süspanse etmesi lazım. Burada zaman zaman yaptığımız yanlış insanları evlerinden çıkaracak repertuar düzenlemelerini biraz gözardı etmemizden kaynaklandı. Şahsen ben bunu üstüme alınmıyorum ben buna her zaman dikkat ettim. İdarecilik yaptığım dönemde seyircilik oranı yüzde yüzün altına düşmedi. Ama zaman zaman bazı idareci arkadaşlarımız bazı sanatsal kriterleri daha ön planda tutmak suretiyle biraz insanların tatmininden uzak bir repertuar yaklaşımı sergilediklerinde insanlar televizyondaki dizilere kendilerini kaptırıp evlerinden çıkmamaya başladılar.


İnsanları evlerinden çıkarmak için ne yapılması gerekiyor?
Yaşamın gerisinde kalmamak, yaşamla birlikte gitmek lazım. Günün dinamiklerini yakalamak lazım. Bu bir oyunu sahneye getirirken sahne biçimi olarak olabilir. Bir klasik eseri bugünün koşullarına uyarlayabilirsiniz. İnsanlar komedi dizileriyle rahatlıyorsa bir ve bir kaç komedi oyununu sahneye taşımak lazım. Seyircinin talebi doğrultusunda Devlet Tiyatrosu'nun ilkelerinden ödün vermeden bir repertuar anlayışını gütmek lazım. Ben buna inanıyorum. Bana arkadaşlarım bile "Devlet Tiyatroları hep ağır oyunlar oynuyor" diyor. En son gittiği oyunu sorduğumda bana cevap veremiyor. Karşıyaka Devlet Tiyatrosu'nun yerini söyle diyorum onu da söyleyemiyor. Tamamen bir ön yargı. Geçmişte mesleki değerlere sahip olarak klasik formatı koyu bir şekilde korumamızdan, günün koşullarına gerektiği gibi ayak uydurmamızdan bir ön yargı oluşmuş. Ön yargıları da hangi konuda oluşturursa oluştursun kıramazsınız. İki tane midyeci şurada midye satsa birinin adı daha iyi diye çıksa, öbürü ondan daha iyi yapsa bile satamaz. Bizde de böyle bir şey var bunu kırmak için repertuar anlayışımızı değiştirmemiz gerekiyor. Genç arkadaşlara tavsiyem, bayraktaki yedi renkteki tüm oyunlar sergilenebilir. Ama günün teknolojisine uygun, bilgisayarsa bilgisayar, barkovizyonsa barkovizyon mutlaka işin içerisine günün teknolojisini de sokmak suretiyle çağdaş bir repertuar ile seyircinin karşısına çıktığınızda bu sorunları aşıyorsunuz.


Yönetmenlik yaparken zorlandığınız bir konu oldu mu?
Sonuçta insan malzemesiyle çalışıyorsunuz. Bana göre iki tip oyuncu vardır. Bir tanesi kendini rejisöre teslim eden bir tanesi de rejisöre reji yapmaya çalışan oyuncudur. İkincisiyle karşılaştığınızda işiniz biraz zor oluyor. Profesyonel bir tiyatroda da herkesi seçme şansınız olmuyor. Tiyatronun dinamiklerine göre burada görev yapan oyuncular arasından bir seçim yapıyorsunuz yönetim onaylıyor ve provaya başlıyorsunuz. Ama o arkadaşların içerisinde her şeye müdahale etme her şeyi yönetme gibi bir güdü varsa bu burada çıkıyor. Bu arkadaşı yönetmek, sizin düşüncenize getirmek, diğerleriyle birlikte aynı potada eritmek ve eğitmek biraz zor oluyor. Onun dışında dekoratörlerle, kostümcülerle, diğer sanatçılarla sorun yaşamam. Ama reji konusunda baskın bir sanatçı gelirse karşıma o zaman zaman beni zorluyor. Bugüne kadar da olmuştur ama sonunda benim dediğim olmuştur. Tiyatroda demokrasi rejisörde biter.


Eklemek istediğiniz bir konu var mı?
Son dönemlerde tiyatroların kapatılması, tutsak yasası gibi bir takım şeyleri duymuşsunuzdur. Devlet Tiyatroları bir Cumhuriyet kurumudur. 5441 sayılı kanunla tüzel bir kişiliğe haiz bir kurumdur. Devlet Tiyatroları Cumhuriyetten bugüne kadar varlığını sürdürmüştür ve varlığını sürdürmelidir. Sanat yapan bir kamu kuruluşudur. Nasıl ki ben altmış köye gittiğimi gururla anlatıyorsam Türkiye'nin bütün sattına yayılması lazım. O nedenledir ki müdürlüğüm döneminde Urla'daki sahnenin protokolünü imzaladım. Urla'da da Bergama'da da açılmalı her yerde açılmalı. Sadece bir eğlence kurumu olarak görülmemelidir. Anadolu'da da böyle görülmediğinden eminim. Devlet Tiyatroları'nın on iki yerleşik ilde sahnesi var o illerin bir çoğunda sinema yok ama tiyatro var. Sanatın herkesin yaşam biçimi haline gelmesi lazım. Ancak o zaman Atatürk'ün hedeflediği muassır medeniyetler seviyesine ulaşacağız. Bir cumhuriyet kurumu olan Devlet Tiyatroları'nın sonsuza dek yaşamasını diliyorum.