Güncel Haberler:

"Yönetim Kurulundan Sörf Tahtasına"

15.02.2016

Röportaj: Seher DENİZ




Abbot İlaç firmasının 40 ülke 5 bölgesini yöneten ve Türkiye’nin yurtdışındaki en güçlü 50 yöneticisinden biri olan Cihangir Koşu kariyerini zirvede bırakıp, Alaçatı'ya yerleşerek bir kitap yazdı.

“Yönetim Kurulundan Sörf Tahtasına/Sıra Dışı Bir Terfi Öyküsü” adlı kitabındaKoşu, bir yandan iş hayatına ilişkin önemli ipuçları veriyor, bir yandan da kendi yaşamından yola çıkarak, insanın birey olma yolundaki serüvenine dair kilometre taşlarına dikkat çekiyor...

 


 

Öncelikle sizi biraz daha yakından tanımak isteriz... Cihangir Koşu kimdir, neler yapar?

Ben, 1963 yılında Adapazarı'nda doğdum. Kökenim Saraybosna tarafına dayanır. Sonra İstanbul'a geldik, okul hayatım İstanbul'da geçti. Ben Kuleli Askeri Lisesi'nde okudum. Asker olmayı düşünüyordum. Ama girer girmez vazgeçtim. O yaşta meslek seçimine karar veremiyorsunuz. Olgunluk gerektiren bir şey ya yönlendirilmeniz lazım ya da hislerinize göre hareket ediyorsunuz. Askeri okuldan ayrıldım. Tesadüfen ön kayıtla Eczacılık Fakültesi'ne girdim. Hiç aklımda yoktu öyle bir şey. Sonra eczacılık da yapmamaya karar verdim. Mesleği severim de eczanede çalışmak istemedim. Sonra İstanbul Üniversitesi'nde İşletme Master'ı yaptım. 1987 yılında, Eczacıbaşı Şirketi'ne ürün yöneticisi olarak girdim. Orada 1-1.5 yıl kadar çalıştım. Sonra Glaxo firmasına geçtim. Orada ürün yöneticiliği yaptım. 1991 yılında pazarlama müdürü oldum. 1997 yılında bir Amerikan firması olan Abbott Laboratories'a satış pazarlama direktörü oldum. Sonra 1999'da Amerika'ya gittim. Şirketin merkezi Chicago'daydı. Chicago'da ticari direktör olarak çalıştım. Endonezya'da, Güney Kore'de, sonra Türkiye'de genel müdürlük yaptım. Bu ülkelerdeki şirketlerin genel müdürü oldum. Abbott'da toplam 15 yıl görev yaptım. Sonra Singapur'a gittim. Singapur'da önce Güney Asya bölge direktörü, sonra da başkan yardımcısı olarak Asya, Pasifik, Afrika, Ortadoğu ve Doğu Avrupa'yı da içine alan bir bölgeye baktım. Kariyer pek de beklemediğim bir şekilde gelişti. Sonra Paris'te iki sene daha çalıştım. Kuzey Avrupa'nın bir bölümüne baktım. O sıralarda Alaçatı'ya gelip ayrılma planları yapmıştım.

 

Hayaliniz miydi? Yoksa buna ne zaman karar verdiniz?
Bunlar işin kariyer tarafıydı. Benim başka hobilerim de var. Yazı, edebiyat her zaman ilgilendiğim bir şeydi. En önemlisi de deniz. Yelkenciyim çok uzun yıllardır. Türkiye'ye geldiği ilk yıllardan beri sörf yapıyorum. Alaçatı'ya da 90'lı yıllarda gelmeye başladım. O zamanlar küçük bir sörfçü grubu vardı. Bunlar kurumsal hayatla birlikte pek yürümüyor. Singapur'da iken yelken yapabiliyordum ama aynı şey değildi. Paris'te zaten deniz yok. Dolayısıyla ben zaten 50 yaşıma gelmeden kurumsal hayattan tamamiyle ayrılmayı planlıyordum. Çok eskiden beri. Bunun altında yatan neden hobilerime, bana ilham veren işlere zaman ayırabilmekti. Öyle de yaptım.

 

Bir anda mı oldu? Hazırlığını daha önce yaptınız mı?
Bir anda olmadı tabi. Kitapta da bunlardan bahsettim. Böyle bir kitap yazmamın sebebi de bu sorunun cevabını mı vermek. Tanıdığım pek çok insanın kafasında böyle bir şey var. Kariyerime mi devam edeyim? Kadınlar için biraz daha farklı çocuk, aile kurmak vs. Benim düşüncem şu, bir kere bu çok bireysel bir karar. Fakat her ne olursa olsun kararınız, insan bir kere hayata geliyor ve bu hayat çok da uzun değil. Bir bakmışsınız 50 olmuşsunuz bir bakacaksınız 60 olacağız. Zaman çok çabuk geçiyor. Size ilham veren sizi zamanla siz yapan o duyguları yaşamanız gerekiyor diye düşünüyorum. Kurumsal hayat bunun bir parçasıdır. Ben çok keyifle çalıştım açıkçası nefret ederek işimden ayrılmadım. Ama o zamana kadar iyi gitti ondan sonra saat çalmaya başladı. 2012 yılında işi bıraktım.

 

Bu duruma ailenizin tepkisi nasıl oldu?
Evliydim. Çocuğumuz yoktu. Biz eşimle ayrıldık. Kariyerinde bunda etkisi vardı. 10 yıl yurtdışında yaşadık. O dönemde eşim kendi kariyerini bırakmıştı. Fakat yakın çevreden şöyle bir kaş kaldırması görüyorsunuz. Niye bırakıyorsun bu kadar iyi bir kariyerin var diye. Birazcık o yüzden de kitap yazdım. Bu soruları fazla almaya başlayınca siz de sorgulamaya başlıyorsunuz. Bir dakika ben yanlış bir şey mi yaptım diye. O bir tür Amerikalılar'ın soul searching dediği kendi iç dünyanızla hesaplaşma gibi bir şey oldu. O yüzden kitap yazmak bana büyük keyif verdi. Tekrar sorgulamış oldum. Oluyor tabi bu tür şeyler. Pek çok insan da gıpta ile baktılar. Ne kadar güzel bunu yapabildin diye.


 

Peki kitap nasıl şekillendi? Ne zaman ortaya çıkmaya başladı?

Benim biraz felsefeye de merakım var. Dolayısıyla yaşadığımız iş dünyasıyla ilgi çelişkiler, çalkantılar, kararlar, mesela iş hayat dengesi diye bir kavram var. Bunların üzerine hep kafa yorup makaleler yazan birisiydim. Notlarım vardı. Bunu bir kitaba dönüştürme fikri vardı. Genel olarak insanı ilgilendiren her konuda kafa yoran birisiyim. Bundan sonraki kitabında üzerinde çalışıyorum. O kitapta yine bir deneme olacak. Toplum olarak yanlış anlamaya meyilli olduğumuz konuları irdelemeye çalışacağım. İyilik-kötülük, etik-ahlak, merhamet duygusu, sevgi, aşk, dostluk gibi kavramları doğru anlamadığımız için kendimizi mutsuz edebiliyoruz. Esasında her şeye kafa yoran birisiyim. İş hayatında vizyon nedir, kariyer, kariyer gelişimi, strateji, bireysel vizyon... Ama kişisel gelişim konusunda çok iddialı bir şey yazdığımı söyleyemem. Çünkü onu iddialı bir şey buluyorum. Bir şey önermek için uzmanlık gerekir. Ben esasında kavramlardan yola çıktım. Biz iş dünyasında neler yapıyoruz. Bir kariyer planlaması yaptığımızda neyi hedefliyoruz. Bireysel vizyonumuz nasıl şekilleniyor? Var mı öyle bir vizyon? Herhangi birisinin bundan on sene sonra ne üretmek istediği konusunda net bir resim var mı? Bu resim o kişiye ilham veriyor mu? İlham dediğim de beni heyecanlandıran, bana enerji veren o büyük davadır. Kariyer kariyerizm kavramlarını, yetkinliklerimizi sorguladım. Yetenek ve yetkinlik birbirlerine karıştırılabiliyor biraz onlardan bahsettim.


 

Yetenek ve yetkinlik nasıl birbirine karıştırılıyor?
Yetenek dediğimiz şey çoğunlukla doğuştan geliyor. Bizim içimizde programlanmış olan bizim kabiliyetlerimiz. Yani müziğe yetenekli insanlar vardır. Sanatın diğer dallarına, yazı yazmaya veya iletişim konusunda yetenekli insanlar vardır. Bunların geliştirilmesi mümkün fakat sıfırdan yaratılması çok kolay değildir. Yetkinlik dediğimiz şey de son tahlilde yetenekten ya da bizim çalışarak üzerine koyarak inşa ettiğimiz kabiliyetlerimizden söz ediyoruz. Siz öğrenebilirsiniz bir şeyi ama, mesela Ayşe eğer doğuştan çok sosyal çok aktif biriyse muhtemelen prezentasyon sunum yetkinliği Ahmet'e göre biraz daha fazla olacaktır. Ama  onun da başka yetkinlikleri yetenekleri olacaktır onun üzerine inşa edebilir. Bu ikisinin farkı. Kariyer ve kariyerizm de, kariyer esasında bizim yetkinliklerimizin bileşkesidir. Bizim potansiyelimizin son tahlilde ortaya koyduğu harita diyebiliriz. Fakülteden mezun olduğumda kendi potansiyelimle ilgili pek fikrim yoktu. Bana söyleselerdi sen dünyanın yarısını yöneteceksin diye pek inandırıcı gelmezdi. Zaman içerisinde örneğin pazarlamaya, liderliğe doğal eğilimlerim olduğu ortaya çıkınca onun üzerine inşa etmek daha kolay oldu.


 

Kitap ne kadar sürede şekillendi?
Kitap aslında 2012'den beri aklımdaydı. İlk yıllarımda ben danışmanlık da yaptım. Şu anda da devam ediyorum. Acıbadem Üniversitesi'nde  ders verdim. İlaçda Yöneticilik Yüksek Lisans programında liderlik ve strateji dersleri verdim. O derslerin hazırlanması ve mentorluk yaptım. Yurtdışında da koçluk yaptım. Ayrıldıktan sonra, Abbott'un genel müdürlerinin işe adaptasyon süreçlerini hızlandıran bir tür destek programını yönettim. Dolayısıyla bir iki yıl pek vaktim olmadı. Tam olarak 2014 gibi oturdum masaya yaklaşık bir yılda kitap toparlandı.


 

Mutlaka insanlara öğreteceğiniz, farklı bir bakış açısı getireceğiniz bir şeyler vardır. O kadar yılın deneyimi yaşantısı bir kitaba sığmaz bile...
Bir iki tane temel konudan bahsedebilirim. Pek çok şeyden bahsediyorum ama satır başlarını söylemek gerekirse bir kere iş hayatının içinde olan ya da yeni başlayan herkesin bir bireysel vizyon ortaya koymasını öneriyorum. Ben ne yapmak istiyorum hayatımda? Bu biraz zaman içinde şekillenebiliyor. Benimki de öyle oldu. Bu bahsettiğim bir kariyer hedefi değil. İşte ben gideyim falanca şirketin tepe yöneticisi olayım. O da konulabilir onda da bir kötülük yok ama ne yapmak istiyorsunuz. Liderlik etmek bir hedef gibi anlatıyoruz öte yandan çok büyük sorumluluk isteyen bir şey. Çünkü üzerinizde kul hakkı var. Altınızda çalışan insanlarla ilgili kararlar alıyorsunuz. Onların ailelerini çocuklarını doğrudan ilgilendiren kararlar alıyorsunuz. Bazen birisini işten ayırıyorsunuz. Böyle bir şey gerçekten yapmak istiyor musunuz? Yaparsanız ne katabilirsiniz? Ya da sektör hangi alanda çalışmak istiyorsunuz? Mesela ben ilaçda çalışmaktan çok mutlu oldum. Kısa bir süre Koton Şirketi'nde yönetim kurulunda danışmanlık da yaptım. Ondan da büyük keyif aldım ama ilaç çok heyecan verici. Mesela ben Singapur'da iken oradaki Ar-ge merkezinde bir kanser ürünü üzerinde çalışıyorduk. Tümörün etrafındaki damarların yoluyla beslenmeyi azaltıp tümörü zaman içerisinde öldüren bir yöntem. Bununla ilgili bir basın toplantısı yapıldığında çok heyecanlanmıştım. Çünkü çığır açan bir ürün. Abbott'da çalışırken Aids ilacı geliştirdik. Bütün Asya, Afrika ülkelerinde milyonlarca hayatı kurtardı. Bunlar insanı besleyen heyecan veren şeyler. Öyle bir şirkette yöneticilik yaptığım için çok mutluyum.


 

Geçmişinize baktığınızda unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşabilir misiniz?
Endonezya'da yaşarken başıma gelen bir şeyden bahsedeyim. Endonezya gelişmekte olan bir ülke. Yoksul bir ülke olduğu kadar aynı zaman da zengin bir ülke. Kaynakları çok onlarda G20'de. Orada genel müdür olarak atandım. O insanları cana yakınlığını, sıcaklığını unutamam. Gerçekten o yoksulluğun içinde büyük bir paylaşma duygusu var. Bir kaç şey anlatayım. Bir tanesi ben Endonezya'da iken babamı kaybettik. Endonezya'dan ayrılırken, müslüman bir ülke biliyorsunuz. Fabrikanın bahçesinde büyük bir tören yapıldı. Orada imam dualar okudu. Kendi gelenekleri çerçevesinde bizim bütün ölmüşlerimize dua okudu. Beni çok etkiledi. Bir de yine aynı grup, ayrılacağım ilk açıklandığında yönetim ekibiyle birlikte yemekteyiz. O güne kadar profesyonel bir ilişkimiz var. Birdenbire koca koca insanlar ağlamaya başladılar. Bundan da çok etkilenmiştim. Ne diyeceğimi bilemedim. Kendimi suçlu hissettim. Niye bizi bırakıyorsun bu kadar erken diye. İyi bir ilişki kurmuştuk. İşlerde çok parlak gidiyordu. Biraz da terfi olarak başka bir göreve gittim. Bir de çok kötü bir ofisimiz vardı. Etraf dökülüyor. İşlerimiz çok iyi gidince bizim ofis değiştirmemize izin çıktı. Çok yeni bir ofis yaptık pırıl pırıl. Kurdela kesilecek içeri gireceğiz. Kitapta da bahsettim bundan. Bir baktım şirketin veteran çalışanlarından bir tanesi ayakkabılarını çıkarıyor. O kadar temizdi ki. Öyle girileceğini varsaymış. Bu da gülümseten bir anı olarak aklımda kaldı.


 

Alaçatı sevdası nereden geliyor?
Alaçatı sevdası sörften geliyor. 1990'ların başından itibaren Alaçatı'ya bir grup sörfçü gider gelirdik. O zaman çok büyük bir grup değildik. Herhalde bir elli kişi vardık. O sırada Alaçatı'nın içinde kalacak yer de yoktu. Büke Pansiyon vardı şimdi ismi değişti orada kalırdık. Alaçatı'nın önü bataklıktı dört çeker bir araçla oraya saplandığımı hatırlıyorum. Burası nasıl bir yer bir bakayım diye girdim bir daha çıkamadım. Kimsenin uğramadığı bir yerdi Alaçatı ama çok severdik. Çünkü doğal, kendi halinde kalmış, biraz da yoksulluktan gelişememiş gelişemeyince binalar da eski haliyle olduğu gibi bırakılmıştır. Aslında o bir değer oldu Alaçatı için. Taş binalar bozulmadan kalabildi. Ayrıca halkında etkisi var. Göçmen bir nüfus var. Bir kısmı da hemşehrimiz oluyor Saraybosna kökenli çok insan var. İzmir'in genelinde olduğu gibi orada da hoşgörü, başkalarının yaşam tarzına saygı var. Kasaba kültüründe bir tutuculuk vardır ama Alaçatı'da o yoktu. Onlar çok cezbediciydi. Fakat o dönemde restorasyon için izinler zordu. Şimdi de aynı sistem var ama biraz daha yoluna girdi. O zaman cesaret edemiyorduk. Sonra Hacımemiş'de ilk restorasyonu yapanlardan biriydim.


 

Dünyayı gezmiş birinin Alaçatıyı tercih etmezi çok güzel bir şey...
Yurtdışı dediğimiz zaman çok büyük bir dünyadan bahsediyoruz. Her bölgenin kendine göre güzellikleri var. Ama insan kendi ülkesinde kendi arkadaşlarıyla olmayı tercih ediyor. İkincisi Ege Denizi'nin güzelliği dünyada eşsiz diye düşünüyorum. Kendi adıma Phuket, Endonezya, o tropikal sahiller beni o kadar cezbetmiyor. Ege'nin rüzgarı o denizin tazeliği ve temizliği başka bir şey. Her yer kendi içinde güzel. Güney Fransa'yı çok severim. Altı yıl yaşadığım Asya'yı da çok severim. Yemeklerini de çok severim. Onlar benim yine keyifle gezip dolaşacağım yerler ama yaşamak için Alaçatı'yı tercih ederim.


 

İzmir'de mi yaşıyorsunuz İstanbul'da mı?
Kışları İstanbul'da, yazları İzmir'de yaşıyorum. Ekim ve Nisan arasında ya seyahat ediyorum ya da İstanbul'dayım. Danışmanlık işim devam ediyor.


 

Sörfe devam ediyor musunuz?
Devam ediyorum. Hala bir grubumuz var. Türkiye Şampiyonası'na da katılıyoruz.


 

Türkiye'de sörfe gerekli değer veriliyor mu? Bununla ilgili farklı aktiviteler yapılabilir mi?
Aslında Alaçatı'da bu sistem iyi işliyor diye düşünüyorum. Çok sayıda çocuk sörfe başlıyor. Eğitim almak çok önemli. İyi hocalarımız da var gerçekten. Tabi daha iyi olabilir. Genel olarak spora yaklaşımımız biraz sorunlu diye düşünüyorum. Bu ciddi ve ağır bir spor. Bunun için komple bir sporcu olmanız lazım. Kondisyonunuzla, fizik kondisyonunuzun yerinde olması, teknik olarak da doğru bir başlangıç yapmamız lazım. Çok insan başlıyor ama çok insan da bırakıyor sörfü. Bir de rüzgar sörfünün bir özelliği mesafe kat etmek zor. Yıllarla ancak bir noktaya gelebiliyorsunuz. Ben aşağı yukarı 25-26 senedir yapıyorum.


 

Şu anda asla vazgeçmem dediğiniz neler var?
Aslında hayatı bir hediye olarak görmek lazım ve onu en iyi şekilde yaşamaya çalışıyoruz. İnsan her şeyini kaybedebilir. O yüzden ben çok net şeyler koymuyorum. Ama vazgeçmekten zorlanacağım şeyler var. Deniz, Alaçatı'da yaşam, dostlarım, arkadaşlarım bunlardan vazgeçmek istemem ama bir gün başınıza bir şey gelir vazgeçmek zorunda kalırsınız. Bana ilham veren beni besleyen şeyler deniz, yelken, sörf, yazı yazmak. Başka keyiflerim de var. Mesela jazz müziğini çok seviyorum. Kahveye çok meraklıyım, şaraba meraklıyım. Bunların hepsi beni besleyen şeyler.


 

Kafe açacağınızdan bahsettiniz. Nerede ne tarzda bir yer olacak bu? Bu hayalinizdeki daha önce düşündüğünüz bir şey mi?
Tamamen kendi doğaçlama isteklerimle ilgili. Benim hayatımda sevdiğim pek çok şeyi orada başkalarıyla paylaşabileceğim bir yer olacak. Bu da bir ihtiyaçtan çıktı. Mesela ben kahveye çok düşkünüm ve her zaman düzgün kahve içebileceğiniz bir yer olmayabiliyor. Daha standart kahveler var. Üçüncü dalga kahve akımı var. Daha farklı yöntemlerle el ile demleme, sifon kullanılıyor, çekirdekler biraz daha itinayla seçiliyor, kahve derecelerine göre kavurma dereceleri değişiyor, granülasyon yani partikül büyüklükleri, öğütülme dereceleri ve kullanılan suyun ısısı değişiyor. Aslında kahve çok kompleks bir olay. Ama bu kompleksten de çok güzel ürünler çıkabiliyor. Bunu yapmaya çalışacağım. Eğitim alıyorum. Mart ayında da Floransa'ya gideceğim. Bir haftalık İtalyan Espressosu üzerine eğitim alacağım. Öğrenmeye çalışıyorum, düzgün yapalım istiyorum. O kahve kısmı. Şarap da olacak. Şarapta da çok zengin bir kavdan ziyade benim çok sevdiğim üzümleri içeren bir menü düşünüyorum.


 

Sevdiğiniz üzümler nedir?
Mesela ben Shiraz severim özellikle Toscano bölgesinin şaraplarını çok lezzetli buluyorum. İtalya'ya gittiğimde onlara da bakacağım. Biraz bencilce olacak belki ama benim sevdiğim kahveler, sevdiğim şaraplar başkalarının da seveceğini umduğum şeyler. Jazz müziği olacak. Biraz fazla karıştırmış gibi oluyorum ama sanata olan merakımdan, iki katlı bir mekanın bir katı sergilere ayrılacak.


 

Mekanın adı ne olacak?
Adı bir jazz standart parçasından geliyor. Dave Brubeck'in Take Five isimli parçasından esinlendik. Çünkü "Take Five" aynı zamanda dur bir ara ver nefes al anlamına da geliyor. O açıdan öyle bir isim bulduk.


 

Açılışınız ne zaman?
7 Nisan Ot Festivali'ne yetişmeyi hedefliyoruz ama bilemiyorum. Haziran ayında kesin hazır olur ama daha öncesi yetişirse olur. O kısım beni biraz rahatsız ediyor. Dediniz ya niye yurtdışı değil diye. Türkiye'de net tarih vermek zor oluyor. Çünkü zamanlama tablosuna bağlı çalışma alışkanlığı çok fazla yok. Bar 10 günde tamamlanacak diyorsunuz 15 gün oluyor.


 

Eklemek istediğiniz, Ege Life okurlarına iletmek istediğiniz bir şey var mı?
Öncelikle Ege Life okurlarına şunu söyleyeyim. Ege'de olmak bir ayrıcalık bunun tadını çıkarsınlar. Kitabımda da bahsettiğim vizyon konusunu söylemiştim. Çok kısa bir şey daha söyleyeyim. Bu yeni neoliberal düzen bizi biraz fazla materyalist hale getirdi. Çok fazla maddi konular üzerine kafa yoruyoruz. Maddi konular üzerine kafa yormanın şöyle bir sakıncası var. Ruhumuzu besleyecek diğer manevi konulara daha az yer kalıyor. Bir tarafında ne kadar agresif olursanız diğer tarafında o kadar mütevazi olmak zorunda kalıyorsunuz. Maalesef bu ikinci dediğim olmaya başladı. O yüzden insanların biraz kendilerine dönmelerinde kendilerini dinlemelerinde fayda var. Bu biraz uzun bir konu ama kısaca hayatta kinetik ve statik zevkler diye bize haz veren duygu var. Kinetik zevkler dediklerimiz gelir geçer belki bir kafede oturup çene çalmak, Hollywood filmi seyretmek. Bunlar da gerekli ama bunlar bizi mutlu etmeye yetecek şeyler değil. Statik zevkler dediğimiz şeyler biraz daha derinine indiğimiz bize ilham veren ve yapmaktan hiç sıkılmayacağımız şeyler. Bu dengeyi kurabilirsek insanın mutlu olma şansı da artıyor. Onun ölçüsü de şu ne kinetiktir ne statiktir teknik olarak. Eğer bir şeyi yaptığınızda bir tür bıkkınlık doymuşluk hissi uyandırıyorsa yemek yemek gibi işte o kinetik bir zevk. Yaptığınız şey her zaman size keyif veriyorsa örneğin sanattan hoşlanıyorsunuz, bir resme baktınız çok beğendiniz çok heyecanlandınız etkilendiniz. Ben yeterince resim baktım bir daha artık bugün resim bakmayayım demiyorsunuz, başka güzel bir resim gördüğünüzde yine bakmaya devam ediyorsunuz. Bu artık sizin statik zevkiniz olmuş demektir. Bunun dengesini iyi anlamak gerekiyor. Ben hobilerimden bahsettiğimde insanlar "Biz de işte başlıyoruz kursa ama sonra vakitsizlikle olmuyor" diyorlar. Bunlar hep kinetik yaklaşımlar. Onu da yapayım ben mantığıyla yapmış olmak için yapılan şeyler. Halbuki biraz derinine inmek çaba sarf etmek lazım. Tıpkı klasik müzik gibi, eğer aileden gelen bir kültür yoksa çoğumuza ilk dinlediğimizde biraz sıkıcı gelmiştir. Ancak üzerinde biraz zaman harcayarak o size keyif veren bir şey haline dönüşmeye başlıyor.